Onbin küsur şarkı arasından, karışık ve rastgele seçimle, ne çalarsa onu dinliyorum müzikçalıcım. Bazen ardarda öyle şarkılar geliyor ki… Onları paylaşayım dedim :

  1. Hisarbuselik şarkı – Bu dil seni pek beğendi
  2. Miriam Makeba’dan – Vamos Chamar Oento
  3. Tom Waits – Paris Mood
  4. Mostar Sevdah Reunion – Moj Dilbere
  5. Zülfü Livaneli – Sevda Değil
  6. Sibel Pamuk – Sen ve Ben ( kim ki bu, nasıl girmiş arşive ?)
  7. Okan Murat Öztürk – Çubuğum yok
  8. Buddy Guy & Junior Wells – Diggin’ My Potatoes
  9. Anjelika Akbar -  Bir Yudum Su
  10. Suat Suna & Sadegul – Atesim Var Külüm Yok
  11. Koko Taylor – Bring Me Some Water
  12. Modern Folk Üçlüsü – Elif Türküsü
  13. Cecilia Bartoli – Vanne, o rosa fortunata
  14. Oriental Star – Hitit
  15. Nihavend Şarkı – Hüsnü Güzel Nazik Beden
  16. James Brown - Tryin’ To Get Over
  17. Aslı – Dergiden Resmini Kopardım
  18.  İlhan Şeşen – Bu Sabah Sevinçle Uyan
  19. Grup Yol – Sevgi Yetmiyor
  20. Fiddler On The Roof Soundtrack - If I Were A Rich Man
  21. José Luis Monton & Hossam Ramzy – Nilo
  22. Sezen Cin – Sevenler Hep Ağlar mı
  23. Canciones de Rembetika – Taxim Zeimbekiko
  24. Celia Cruz – Yo Vivire
  25. Alpay – Maria

Ankara Üniversitesi sağolsun, Bahar şenlikleri kapsamında getirtmiş Üstad’ı. Üstelik “Sadece öğrenciler girebilir.” gibi bir inadı da yok, bilet satıyorlar, herkes girebiliyor.

Üniversitede okurken, Livaneli hep gelirdi Bursa’ya. Ama bir türlü gidememiştim. Hep bir aksilik çıkardı… En yakın olduğum zaman, Kültürpark konserinde, dışarıda banklarda pturup dinlediğim zamandı. Ve hep içimde kalmıştı canlı dinleyememek. Dün gece dinledim ama.

Hiç göz kararım yoktur ama herhalde yüzlerle değil de binlerle ifade edilebilirdi dinleyiciler. “Merhaba” ile başladı konser, her şeyin başlaması gerektiği gibi, sıcak bir merhabayla. Hemen ardından şarkıda bahsi geçen “ışık seli”nin bizler olduğunu söyledi Lüvaneli. Muhtemelen oradaki gençleri kastetti tabi :) Bizim ışıklar biraz karardı artık yaş itibariyle..

Bütün türküler bir ağızdan söylendi. Zaten bir sürü yerini bize ikram etti türkülerin; nakaratları, son kelimeleri. Hatta bizim için “Önce ben sonra siz söyleyeceksiniz.” diye hazırladığı parçalar da vardı. O kadar gençle ve hatta arada bana kendimi genç hissettiren diğer misafirlerle birlikte çok güzel bir 1,5 saat geçirdik dün gece. Geleceğe olan güvenimiz tazelendi…

İlk ne zaman dinlediğimi hiç hatırlamıyorum ama ilk dinlediğim albümü bir konser albümüydü. Ve ben hep o arkadaki koroda olmak istemiştim. Dün gece oldum.

Kızılırmak çalıyor: Pir Sultan’danNesimi’ye Anadolu Türküleri. Hayatımın bir dönemine mührünü basan albüm.

Çelimsiz bir adamım. Belki de çocuk. 23 yaşımdayım. Gecenin bir vakti. Tokat’ın Artova’sı. Hastanenin merdivenlerinden inip arabama biniyorum. İniyorum yokuştan, sağa dönüp Yeşilyurt’a doğru yöneliyorum. Hızlı gidiyorum, hemen ilçe bitsin, hemen ışıklar geçsin, hemen ağaçlar başlasın istiyorum. Karanlığa değer değmez arabanın burnu itiyorum kasedi teybe: lelele lelele lelele

Yavaşlıyorum. Bu saatlerde kimse olmaz zaten. Sadece farlar, ağaçlar ve karanlık. Lelele lelele lelele. Yapacak hiç bir şey yok. Bu benden çok uzak yerde, ben tam içindeyken yapacak hiç bir şey yok. Bir tek bu yol belki; gittiği yere gitmek için değil dönmek için gittiğim. Dönüşlerini, çukurlarını ezberlemişim. Aynı hızda gittiğimde hep aynı yerde aynı türkü çalıyor hatta. Şimdi şurayı dönerken, karşıda çeşme, solda çukur, yukarıda devrik kavak, kulağımda “Şifa istemem balından”.

İki dönüş sonra dururp inerim arabadan. Camlar açık. Bangır bangır bağlama, bangır bangır “diriye sayadılar bizi”. Ağaçlar seyrek burada. Koskoca gökyüzü. Ne kadar çok yıldızlar. Mont ya da benzer bit şeyi teybin üzerine örtünce işte sana zifiri karanlık. O kadar karanlık ki ağaçlar yok, Artova yok, yalnızlık yok, ben bile yokum. Tam bu anda yine “Gel oldu gidelim bizim ellere”, bizim eller yok.

Arabanın dışındayım. İsteyen çatırdasın, ulusun, pıtırdasın, bu kadar karanlıkta korkum da yok. Burası benim köşem, bu sessizlik, bu karanlık, bu huzur benim. Burada en vahşi hayvanla bile başederim. Karanlığın kendisiyim, beni gören yok. Saat artık yok. Şimdi sadece türküler; her notasını, sesinin her iniş çıkışını, her titremesiniz tezenenin bildiğim, her satırını yaşadığım. “Gözleyi gözleyi gözümü dörd eden” türküler.

Zamanı gelince, bitecek kaset, dönülecek geri. Dönerken ilerideki yol ayrımına kadar gidilecek, ağaçların arasında çıkınca basılacak gaza, yol ayrımındaki mıcırların orada yavaşlanıp yine de biraz hızlı dönülecek. Araba biraz kayarsa da heyecan işte. El, ayak, beyin izin vermeyecek tabi yine. Sinyal verilecek. Bu köyün tek sinyal vereni olarak. Bağlama hızlanmadan yola dönülecek yine. Ağaçların arasında camlar açılacak, deniz kokusu dolmayacak içeri. Bağlama hızlandığında birlikte söylenecek “Alim ne yatarsın günlerin geldi.”.

Sonra yine Artova gözükecek. Alt yoldan, bulaşmadan kimseye gidilip köyün yoluna girilecek. Şimdi tren yoluna kadar yavaş gidilecek. Sonra dolunay varsa farlar södürülecek. Gece mavisi içinde, ovanın denizine, karaya hasret bir kaptan gibi sürülecek tekne. Ne kadar yavaş gidebilirse o kadar yavaş, dalga yapmadan, kimseyi uyandırmadan. Bir önceki köye gelmeden, kavakların altında yine durulacak, tam Urfa Türküsü’nün sonundaki gazele denk getirilecek burası : ” Karşıda Fırat gördüm, ölümü anam murat gördüm, gönül derdi çekmeyen anam, görmeyen anam,  demesin ki dert gördüm.”  Bir kaç defa geri alınıp dinlecenek gazel, inceden söylenecek.

Sonraki şarkı geçilecek, sevilemedi bir türlü. Akıllı teyp, biliyor şarkı aralarını. İleri sarma durduğunda bağlama başlayacak, sonra “geldi geçti ömrüm benim, çol yel esip geçmiş gibi”. Yavaş yavaş gidilecek yine. Köyüme, Aktaş’a girerken, Artova’dan bu yana doğru olan herkes için Haydar Haydar çalacak. Sazı uzun olan. İşte köyün yolu, bu hızla gidersem yine aysını olacak. (Millet monotonluktan kaçarken, bu kadar peşinde koşmak rutinin. ) Sinyalin sesi tam iki türkü arasına denk getirilecek. İşte bağlamalar, işte köyün iki sokak lambasından biri. Hangisinden dönersen lojman zaten. Tam parka girdiğim anda koro başlayacak “Ondörtbin yıl gezdim divanelikte, Sıdk-ı ismin duydum pervanelikte, İçtim şarabını mestanelikte, Kırkların ceminde dara düş oldum.”.

Kaset bittiğinde yine o sessizlik, yine o terk edilmişlik, yine o aşina karanlık. Ama bu sefer uzaktan gelen tek tük ışıklar. Bu sefer çok uzun arabadan lojman kapısına kadar olan iki adımlık yol. Sağdan soldan çıtırtılar, uğultular, takırtılar, sanki hepsi benim peşimde. Koşar adım varılan kapı, açılan kilit, çekilen sürgü. Koşarak gidilen oda, kapanan kapı, yakılan ışık. Dünyanın en parlak 40 mumluk ışığı. Aydınlık içinde karanlıksızlık, odam, yatağım, tek kanalı bazen çekebilen radyom; yuvam.

Şimdi sobaya odun atılacak ve tavanda dans edecek turuncu ışıklar, yatak açılacak ki ısınsın içi de. Sadece kapakları olan dolabın duvarına çakılmış çivilerine, dikkatlice asılacak çıkardığım giysiler. Çıplaklığımı gösterecek tek bir aynanın bile olmadığı odada üzerimde nasıl durduğu önemsenmeden giyilecek pijamalar. Işık kapatılacak. Yatağa yatılıp yorgan çekilecek üzerime. Hayır. Kendime söz verdim Cihangir, buradan gidince kadar ağlanmayacak.

Turuncu kıyafetleriyle semah dönerken tavanda bacılar, dudaklarım kendi kendime bir ninni mırıldanacak: Lelele lelele lelele.

bir türlü  seni elimde tutamadım yar
ne yaptıysam ne ettiysem olmadı yar
bin kere dünyaya gelsem yine de seni, hep seni seveceğim yar
en karanlık günlerimde yanımdaydın yar
en çaresiz gecelerde çıkıp geldin yar
seninle ağladım seninle güldüm
sensizliğe alışamadım

git, hiç olmadığın kadar benden uzaklara git
sev, hiç sevmediğin kadar çok sev başkalarını
dön, benim gibi yapayanlız kaldığın zaman
utanma yerin hazır, dön

Video yayınlamak adetim değildir, ama bu hak etti bence…

Dışarıda bir alkış koptu, merak edip baktım. Baktığım yer Papazın Bağı olarak bilinen şehir içi bir “mesire yeri” örneği. Orada öyle alkışlık bir şey olmaz normalde. Gözleme yer, çay içersiniz. Hadi çayı geç getiren garsonu alkışlıyorlar diyeceğim kinayeli kinayeli; ama olmaz, fazla gürültülü, tezahüratlı oldu bu alkış
Continue reading »

Bir Celal Şahin vardı. Çok meşhurdu kendisi ben çok çocukken. Çok şirin suratlı, çok şirin mimikli, çok şirin bir amcaydı; hoplata hoplata akordiyon çalardı.

“kırmızı yanınca dur / sarı yanınca bekle / yeşil yanınca geç / be hanım teyze” diye bir şarkısı vardı. Başka şarkısını hatırlayamadım.

İstanbul Sağlık Müdür Yardımcısı adaşıymış kendisinin, internete bakınca hep onunla ilgili haberler çıkıyor. Üstadı bulamadım bir türlü.

Elinde hiç ses kaydı olan var mı ? Ya da plağı olan …

Ek : Bir şarkısını bulabildim “burada