3 yıl kadar oluyor, cep tipi fotoğraf makinesinden benim “dana boy” olarak nitelendirdiğim SLR-Like kameraya geçmişim. Elimdekini hala küçük makine sanıp orada burada fotoğraf çekiyorum ama tabi koca makineyi doğrulttuğum insanlar tedirgin oluyorlar.

Misafirlerim gelmiş, Ankara’da Kale taraflarında dolanıyoruz, karşıdan bir kaç teyze geliyor. Hemen kamerayı doğrultup çektim bir kaç kare . Teyze de aynen zıpladı; “ne çekiyon, çekme” diye söyleniyor bir yandan da eliyle kocaman kocaman işaret dilleri yapıyor.

“Seni çekmiyorum teyzem, arkandaki bakırcıyı çektim” diye bir palavra uydurdum yerse diye ama teyze birden şaşkın şaşkın “aaa turist sandım ben seni, bizim milletmişsin, sen çeksen de bi şey olmaz evladım” dedi.

Demek turiste yasak, “bizim millet”e serbest fotoğraf çektirmek, bunu da böylece öğrenmiş oldum.

Çocukluğumdan beri hep ilgimi çeken bir şeydir fotoğraf çekmek ve çekilmiş fotoğraflara bakmak. Aile albümümüzü o kadar çok incelemişimdir ki annemin karnında gezdiğim yerlerin, oturduğum sofraların muhabbetlerini bile nerdeyse yaşamışımdır. Aile dostlarımızdan ya da anne/babamın gençliğinden hiç yüzünü görmediğim bir sürü insanı, o fotoğraflar sayesinde tanırım.

Zaman geçip de ben de çekebilecek duruma gelincei elimin altındaki kameralarla ben de bir şeyler çektim tabi. O eski zamanları anımsarsınız : film al, çek, film bitsin diye bekle, tab ettir, beğen ya da beğenme. Zahmetli, masraflı ve ben gibi tez canlı bir adam için sabretmesi zor şeylerdi bunlar.

Continue reading »