“ben özlemedim ki seni kedi özledi” – aylin atalay

seni ben özlemedim yastık özlemiş
ve yatak ve yorgan ve tavandaki yıldızlar
ve dört mevsim her havada kullanılan salondaki battaniye
ve tarihi geçmiş bir puding mutfakta
ve dilli tost, çok tahıllı ekmek, ev yapımı limonata
ve pirincin berrak suyu
ve tam da bu saatlerde salonda kıvrılıp uyumanı izlemeye alışmış akreple yelkovan
ve dolaptaki orta raf
ve gri ve siyah havlular
ve lavanta kokusu çekmecelerimde
seni ben özlemedim onlar özlemiş

sen,
sığınağım.
bütün kaçışlarımda kapına sığındığım
koynunda uyuduğum.
sen,
ağlarında kaybolduğum.

teninde tenimin kokusu kalmış yine
yazmışsın, okudum.
tadın kalmış senin de dudağımda
haberin olsun.
bir de parmaklarımın ucunda belinin kıvrımı
bir de yüzümde saçlarının yalımı
bir de dilimde en güzeli adların

sen,
sığınağım.
vücüdunu saran ağların arasında
deli olduğum.

ulan cuma sen ne bitmez bir günsün
geçsen de başlasa şu hafta sonu
en sevdiğim zaman velev ki dünsün
geçsen de başlasa şu hafta sonu

sabah yolu iki misli uzattın
dakikayı saat gibi yaşattın
öğle vakti safları da daralttın
geçsen de başlasa şu hafta sonu

dedim yemek vakti dedin sabahtır
dedim gitsek artık dedin çok vardır
dedim erken çıksam dedin yasaktır
geçsen de başlasa şu hafta sonu

akşam barda bekleyecek güzeller
kapılarda taksiciler dizeller
bari öğlen bir dubleye izin ver
geçsen de başlasa şu hafta sonu

şiirini yazdım yine geçmedin
kovdum büyü yaptım daha bitmedin
Cihangir’in dayağını yemedin
geçsen de başlasa şu hafta sonu

adının bitişi
gönlümün yandığı yer
bin yıldır

ıhlamur kokan gecelerde
kuğulara anlatmışlığım seni
kendimi bilmeden
uzamış gitmiş şarkıların arasında aramışlığım

neresi veda neresi merhaba bilmeden
baktığım heryerde seni görmüşlüğüm
bildiğim bütün kelimeleri senin için demişliğim, yazmışlığım
adını adımdan çok anmışlığım
kendimden çok yaşamışlığım seni
nefessiz kalmışlığım
çaresiz kalmışlığım
dizlerine kapanıp ağlamışlığım

neresi başlangıç neresi son bilmeden öylece kalmışlığım

şimdi yanında bir başka harf
karanlığın içine bakmışlığım
yarında dünü görmüşlüğüm
başlamadan sonunu bilmişliğim

içinde sen olunca
ah bu benim çaresizliğim

içimde deniz yağar
siz beni yağmur bilirsiniz
incecik çizerim camlarınızı
nasılsa dindiğimde silersiniz
pencerenin arkasından seyredip
yüzyüze kaldığınızda hızla uzaklaşır
saçlarıma takılır ama gözlerime bakmazsınız
iyi insanlarsınız biliyorum, ölsem ağlarsınız
ama ben ağlasam, duymazsınız

dışarıda yağmur yağar
- rakıma kattığım tek sudur -
siz buluttan sanırsınız

beni ağlama bu sabah
çoğu yastığa bulaşmış makyajını daha da kötü etme
sadece baksın gözlerin, akmasın
içimdeki güneşi gözlerinle kor etme
düşme hüzn ile ellerime
parmakların eksilmesin yüzümden
beni ağlama bu sabah
dün geceyi mundar etme
çıkıp gitme böyle çıplak bu sabah
sözlerimi yasak etme
ben de seni ağlarım bak kanma gözsüzlüğüme
çok derunuma battın çıkarıp yara etme

sen sanki bir gemisin limandan her zamanki vaktinde ayrılmış
ve ben çalakanat peşinden uçup
sana yetişememiş bir martı.
düşmüşüm denize
tutunabildiğim sadece bir susamlı simit
batmamak için.
ve acıktığımda
bilmiyorum ne olacak halim.

biz ne zaman ayrılsak
bu şehre yağmur yağar
ıslanır duvarlar,
camlar,
kaldırımlar…
dökülür yapraklar bir bir hoyrat yumruklarıyala yağmurun
gizlenir ağladığım
kimse bilmez

biz ne zaman ayrılsak
uzar geceler
sabahın koynuna hep uyanık girerim
yastığım kokmaz
sırtım üşümez
kolum boşlukta uzanır
kimse görmez

biz ne zaman ayrılsak
albüm yapar şebnem ferah
içinden can kırıkları geçer avaz avaz
canım acır
canım duymaz
örtü olur aklımın yaprakları
serilir herkesin üzerine
şebnem çığlık çığlık
beni kimse duymaz

biz ne zaman ayrılsak
yanlış olmaz

“ey şehir” diye bağırdı adam “bana adını söyle”
ayaklarının dibinden akıp gitti istanbul
üzerinden uçtu avlunun güvercinleri
önünden çağıl çağıl geçti boğaziçi

bir köşeden hüzünlü bir yalnızlık süklüm püklüm dönerken
aceleyle koşan bir korku çarptı ona
bütün yağmur etrafa saçıldı
gözlerinde susamlar havalandı bir martı endişeylyle
duvarın içinden fırlayan bembeyaz bir heykeli yalayıp bulutlara karıştı

“ey şehir” diye bağırdı adam “bana adını söyle”
“sokaklarında adını unutanların”

adını koydum senin bu sabah
ıslanmış yanaklarına
sessizce fısıldadım
kulakların duymadı
ve aydınlık
hiç bir yalnızlığa
bu kadar kalabalık doğmadı

adını koydum senin bu sabah
saçların dağınık uyandığına
yüzüm dururken tavana baktığına
bana göstermeden ağladığına

nefesin nefesim oldu
sesim sesin
gözlerin ışıkla doldu
inanmadım gözlerimin kamaştığına
adını koydum senin bu sabah
benimle uyandığına

camın dışında guruldaşan kumrular
şahit adını fısıldadığıma