Dün içtiğim şeftali suyunun içinde yüzde kaç oranında gerçek şeftali vardı bilmiyorum, ama yediğim şeftalilerin içinde hiç yoktu. Görüntüsü, kıvamı, kokusu şeftaliye bu kadar benzediği halde herhangi bir tad içermeyen bir şeyi daha önce yememiştim.
Yedikten sonra, kalanları tekrar tekrar inceledim, kabuklar, çekirdek, çekirdeğin meyve üzerinde bıraktığı izler falan mükemmel taklit edilmişti. Ama tad konusunda ne yazık ki başarısız olmuşlardı. Daha doğrusu muhtemelen tadı eklemeyi utmuşlardı zira tadı hiçbir şeye benzemiyordu.
Daha önce 4 yıldızlı olduğu iddia edilen bir tatil köyünde ( ki deniz yıldızı bile olsa 1 tane etmezdi) sabah kahvaltısında bal olarak sunulan üründe ve bir defa da yukarıdaki şeftaliyle aynı marketten alınmış muz görünümlü bir üründe benzer durumları yaşamıştım.
Sanıyorum böyle bir sektör var. Bunlar görüntü, kıvam, şekil olarak bilinen gıda ürünlerinin sahtesini üretiyorlar sonra da bir yerden bunlara koku ve tad eklenerek piyasada orijinal ürün yerine satılıyor. Aslında çakma ürünler yani.
Bir daha gittiğimde etiketlere dikkat edeceğim herhangi bir yerde bununla ilgili açıklama var mı diye. Belki adamlar “Muz( Çakma) 3.4 TL” ya da “Bal (Yersen) 12 TL” yazıyorlar da ben fark etmiyorum bir de adamlara kabahat buluyorum.
Bu vesileyle, hazır yeri gelmişken, GDO mudur başka bir şey midir her ne haltsa işte, o haltla oynayarak böyle uyduruk ürünler üreten sektörün ve bunları satan bakkal, manav, market ve benzeri cümle esnafın da ta ağızlarına sıçayım.
“ben özlemedim ki seni kedi özledi” – aylin atalay
seni ben özlemedim yastık özlemiş
ve yatak ve yorgan ve tavandaki yıldızlar
ve dört mevsim her havada kullanılan salondaki battaniye
ve tarihi geçmiş bir puding mutfakta
ve dilli tost, çok tahıllı ekmek, ev yapımı limonata
ve pirincin berrak suyu
ve tam da bu saatlerde salonda kıvrılıp uyumanı izlemeye alışmış akreple yelkovan
ve dolaptaki orta raf
ve gri ve siyah havlular
ve lavanta kokusu çekmecelerimde
seni ben özlemedim onlar özlemiş
sen,
sığınağım.
bütün kaçışlarımda kapına sığındığım
koynunda uyuduğum.
sen,
ağlarında kaybolduğum.
teninde tenimin kokusu kalmış yine
yazmışsın, okudum.
tadın kalmış senin de dudağımda
haberin olsun.
bir de parmaklarımın ucunda belinin kıvrımı
bir de yüzümde saçlarının yalımı
bir de dilimde en güzeli adların
sen,
sığınağım.
vücüdunu saran ağların arasında
deli olduğum.
ulan cuma sen ne bitmez bir günsün
geçsen de başlasa şu hafta sonu
en sevdiğim zaman velev ki dünsün
geçsen de başlasa şu hafta sonu
sabah yolu iki misli uzattın
dakikayı saat gibi yaşattın
öğle vakti safları da daralttın
geçsen de başlasa şu hafta sonu
dedim yemek vakti dedin sabahtır
dedim gitsek artık dedin çok vardır
dedim erken çıksam dedin yasaktır
geçsen de başlasa şu hafta sonu
akşam barda bekleyecek güzeller
kapılarda taksiciler dizeller
bari öğlen bir dubleye izin ver
geçsen de başlasa şu hafta sonu
şiirini yazdım yine geçmedin
kovdum büyü yaptım daha bitmedin
Cihangir’in dayağını yemedin
geçsen de başlasa şu hafta sonu
Kendime baktığımda gördüğüm, senin bana baktığında gördüğünle ne kadar farklı. Ve ne kadar farklı kendi söylediklerim, senin kulaklarınla duyduğumda. Merak ediyorum, gülüşüm sende aslında nasıl, elini tutuşum, omzuna dokunuşum, oturman için sandalyeyi çekişim ya da arabanın kapısını açışım. Ve benim farkında bile olmadığım hangi detaylar aslında senin için çok ama çok önemli ?
Hiç ulaşamamışken sana, ulaştım sandıklarımın hepsi aslında neredeyse bir uzaklaşmaymışken, neden bu ben inadın ? Merak ediyorum; neden çok kısa bir zaman önce benimle olmayı isterken şimdi birden benim bir sürü özelliğimin zaten bir boka yaramıyor olması ?
Şimdi bana teşekkür et kadın, ki hayır diyerek seni kurtarmışım o boktan adamdan.
adının bitişi
gönlümün yandığı yer
bin yıldır
ıhlamur kokan gecelerde
kuğulara anlatmışlığım seni
kendimi bilmeden
uzamış gitmiş şarkıların arasında aramışlığım
neresi veda neresi merhaba bilmeden
baktığım heryerde seni görmüşlüğüm
bildiğim bütün kelimeleri senin için demişliğim, yazmışlığım
adını adımdan çok anmışlığım
kendimden çok yaşamışlığım seni
nefessiz kalmışlığım
çaresiz kalmışlığım
dizlerine kapanıp ağlamışlığım
neresi başlangıç neresi son bilmeden öylece kalmışlığım
şimdi yanında bir başka harf
karanlığın içine bakmışlığım
yarında dünü görmüşlüğüm
başlamadan sonunu bilmişliğim
içinde sen olunca
ah bu benim çaresizliğim
Tulum çalarken inceden, – ki kalın sesi yok sanıyorum onun – tuluma tezat gayet kabadan yağan yağmurun göbeğine uzatıp kadehi, bir kaç damla yağmuru katıp rakıya – benim buncadır yağmura katmışlıklıarıma mahsuben – dağılamadan damlalar içmeye çalışıyorum. Yağmur böyle devam ederse mümkün değil sabaha çıkmam. Rakı mı bozuk, su mu kuru nedense, dağılıp gidiyor hemen beyazdan yoka.
Bu arada sanılmaya ki tulumu ben çalıyorum. Çalamam. Çalabiliyorsam da haberim yok zira hiç bir tulum çalabilme mesafeme ve “denesene abi bi istersen” nezaketine ya da “ver bakayım bir şunu nasıl bir şeymiş” cesaretine mail olamadı. Aslında “mail olmak” burada kullanılmaz ama kaç kişi bunu “eposta olmak” olarak algılayacak diye merak ettiğimden yazdım. Yok rica ederim, puştlula alakası yok, rakıyla bir araya gelince böyle cevreşiyoruz.
Boşuna bakınmayın cevreşiyoruz diye bir şey yok, rakı uydurttuttu onu da… Eliniz sözlüğe değsin dedimdi.
Aklımdakini yazmaya dilim, dilimdekini yazmaya elim, elimdekini yazmaya terbiyeee.eee eee. şey gönlüm müsait değil. Böyle kelimesel çağrışımlarla uzatıp duracağım. Araya konuyu dağıtmaya çalışan bir sürü şey şokuşturacağım ki mahir bir detay avcsınıdan ziyade kimse avlamasın meramımı.
Ha meramın ne ki derseniz, – yağmuru ve rakıyı fazla kaçırdığımı sanarak - çok ayıp manuel yaklaşımlarla ağzımdan – ki durum itibarıyla elimden – laf almanızın zor olduğunu anlatırım sizlere. Ki denk gelirse ses bile çıkar, haşa huzurdan.
Tulum mu bozuldu, mepeüç mü takıldı, pencereye vurup duran dal mı şaşırdı her neyse, bir sonraki şarkı hatta mümkünse bir sonraki albüm ve hatta hatta nefessiz bir enstrüman denk gelene kadar ileri ya da sonraki ya da benzer amaçlı bir tuşu dürtüklemek üzere kalkmışken rakıyı da tazelemiş olmam itibarıyla, evet cümlenin başını hatırlamadan sonunu bağlamak, evet, eğitim 8 yıl, yeterli bence…
Diyorlar ki: uydurup uydurup yazıyorsun. Diyorum ki : evet; ama siz bana uyan size uymuyor diye anlamıyorsunuz. O anamda değil diyorlar ya, uykuda mısın sevgili yarim çaydan mı geçtin durumu tabi, anlamsız oluyor.
Bu son teşbih bana yazının sonlanma zamanının geçtiğini ve benim bunu kaçırdığımın üzerinden daha da çok zaman geçtiğini söyledi az önce. Size aynı bilgi bilmem hangi satırda ulaşmıştı. Ama ben onlarca kelimenin içinde bir tanecik ayrı yazılmış de/da’nın kerametinin beni nasıl mutlu ettiğini biliyorum O yüzden bütün bu saçmaladıklarım.
Ben mevcut durum itibariyle son cümlemi yazmaya başlamış olup, yazı müstakilen bir şey anlatmadığı için belli bir mealde sonlandırma imkanının olmamasından yola çıkarak bu son cümleyi ne kadar uzatabileceğimi deneyip denememekle olan inadımı kendi içsel hesaplaşmama bırakarak kendimden daha fazla kimseyi nefret ettirmeden huzurlarınızdan ayrılıyor, ıslak pencere kenarına dayadığım için ıslanmış olan üzerimdeki tıngırtıyı değiştirip televizyonun karşısına yayılmaya gidiyorum artık.
Sondan bir sonraki bu cümlemi de fonda deniz dururken yüzünü bana dönen rüyalarımın bütün martılarına armağan ediyorum.
Geceniz daim olsun.
içimde deniz yağar
siz beni yağmur bilirsiniz
incecik çizerim camlarınızı
nasılsa dindiğimde silersiniz
pencerenin arkasından seyredip
yüzyüze kaldığınızda hızla uzaklaşır
saçlarıma takılır ama gözlerime bakmazsınız
iyi insanlarsınız biliyorum, ölsem ağlarsınız
ama ben ağlasam, duymazsınız
dışarıda yağmur yağar
- rakıma kattığım tek sudur -
siz buluttan sanırsınız
Ankara Üniversitesi sağolsun, Bahar şenlikleri kapsamında getirtmiş Üstad’ı. Üstelik “Sadece öğrenciler girebilir.” gibi bir inadı da yok, bilet satıyorlar, herkes girebiliyor.
Üniversitede okurken, Livaneli hep gelirdi Bursa’ya. Ama bir türlü gidememiştim. Hep bir aksilik çıkardı… En yakın olduğum zaman, Kültürpark konserinde, dışarıda banklarda pturup dinlediğim zamandı. Ve hep içimde kalmıştı canlı dinleyememek. Dün gece dinledim ama.
Hiç göz kararım yoktur ama herhalde yüzlerle değil de binlerle ifade edilebilirdi dinleyiciler. “Merhaba” ile başladı konser, her şeyin başlaması gerektiği gibi, sıcak bir merhabayla. Hemen ardından şarkıda bahsi geçen “ışık seli”nin bizler olduğunu söyledi Lüvaneli. Muhtemelen oradaki gençleri kastetti tabi
Bizim ışıklar biraz karardı artık yaş itibariyle..
Bütün türküler bir ağızdan söylendi. Zaten bir sürü yerini bize ikram etti türkülerin; nakaratları, son kelimeleri. Hatta bizim için “Önce ben sonra siz söyleyeceksiniz.” diye hazırladığı parçalar da vardı. O kadar gençle ve hatta arada bana kendimi genç hissettiren diğer misafirlerle birlikte çok güzel bir 1,5 saat geçirdik dün gece. Geleceğe olan güvenimiz tazelendi…
İlk ne zaman dinlediğimi hiç hatırlamıyorum ama ilk dinlediğim albümü bir konser albümüydü. Ve ben hep o arkadaki koroda olmak istemiştim. Dün gece oldum.
beni ağlama bu sabah
çoğu yastığa bulaşmış makyajını daha da kötü etme
sadece baksın gözlerin, akmasın
içimdeki güneşi gözlerinle kor etme
düşme hüzn ile ellerime
parmakların eksilmesin yüzümden
beni ağlama bu sabah
dün geceyi mundar etme
çıkıp gitme böyle çıplak bu sabah
sözlerimi yasak etme
ben de seni ağlarım bak kanma gözsüzlüğüme
çok derunuma battın çıkarıp yara etme
Son Yorumlar