Cihangir Gülegen

Ben seni unutmadım, sen de beni unutma günce. Yazmadım, ihmal ettim ama unutmadım.

beni ağlama bu sabah
çoğu yastığa bulaşmış makyajını daha da kötü etme
sadece baksın gözlerin, akmasın
içimdeki güneşi gözlerinle kor etme
düşme hüzn ile ellerime
parmakların eksilmesin yüzümden
beni ağlama bu sabah
dün geceyi mundar etme
çıkıp gitme böyle çıplak bu sabah
sözlerimi yasak etme
ben de seni ağlarım bak kanma gözsüzlüğüme
çok derunuma battın çıkarıp yara etme

Kızılırmak çalıyor: Pir Sultan’danNesimi’ye Anadolu Türküleri. Hayatımın bir dönemine mührünü basan albüm.

Çelimsiz bir adamım. Belki de çocuk. 23 yaşımdayım. Gecenin bir vakti. Tokat’ın Artova’sı. Hastanenin merdivenlerinden inip arabama biniyorum. İniyorum yokuştan, sağa dönüp Yeşilyurt’a doğru yöneliyorum. Hızlı gidiyorum, hemen ilçe bitsin, hemen ışıklar geçsin, hemen ağaçlar başlasın istiyorum. Karanlığa değer değmez arabanın burnu itiyorum kasedi teybe: lelele lelele lelele

Yavaşlıyorum. Bu saatlerde kimse olmaz zaten. Sadece farlar, ağaçlar ve karanlık. Lelele lelele lelele. Yapacak hiç bir şey yok. Bu benden çok uzak yerde, ben tam içindeyken yapacak hiç bir şey yok. Bir tek bu yol belki; gittiği yere gitmek için değil dönmek için gittiğim. Dönüşlerini, çukurlarını ezberlemişim. Aynı hızda gittiğimde hep aynı yerde aynı türkü çalıyor hatta. Şimdi şurayı dönerken, karşıda çeşme, solda çukur, yukarıda devrik kavak, kulağımda “Şifa istemem balından”.

İki dönüş sonra dururp inerim arabadan. Camlar açık. Bangır bangır bağlama, bangır bangır “diriye sayadılar bizi”. Ağaçlar seyrek burada. Koskoca gökyüzü. Ne kadar çok yıldızlar. Mont ya da benzer bit şeyi teybin üzerine örtünce işte sana zifiri karanlık. O kadar karanlık ki ağaçlar yok, Artova yok, yalnızlık yok, ben bile yokum. Tam bu anda yine “Gel oldu gidelim bizim ellere”, bizim eller yok.

Arabanın dışındayım. İsteyen çatırdasın, ulusun, pıtırdasın, bu kadar karanlıkta korkum da yok. Burası benim köşem, bu sessizlik, bu karanlık, bu huzur benim. Burada en vahşi hayvanla bile başederim. Karanlığın kendisiyim, beni gören yok. Saat artık yok. Şimdi sadece türküler; her notasını, sesinin her iniş çıkışını, her titremesiniz tezenenin bildiğim, her satırını yaşadığım. “Gözleyi gözleyi gözümü dörd eden” türküler.

Zamanı gelince, bitecek kaset, dönülecek geri. Dönerken ilerideki yol ayrımına kadar gidilecek, ağaçların arasında çıkınca basılacak gaza, yol ayrımındaki mıcırların orada yavaşlanıp yine de biraz hızlı dönülecek. Araba biraz kayarsa da heyecan işte. El, ayak, beyin izin vermeyecek tabi yine. Sinyal verilecek. Bu köyün tek sinyal vereni olarak. Bağlama hızlanmadan yola dönülecek yine. Ağaçların arasında camlar açılacak, deniz kokusu dolmayacak içeri. Bağlama hızlandığında birlikte söylenecek “Alim ne yatarsın günlerin geldi.”.

Sonra yine Artova gözükecek. Alt yoldan, bulaşmadan kimseye gidilip köyün yoluna girilecek. Şimdi tren yoluna kadar yavaş gidilecek. Sonra dolunay varsa farlar södürülecek. Gece mavisi içinde, ovanın denizine, karaya hasret bir kaptan gibi sürülecek tekne. Ne kadar yavaş gidebilirse o kadar yavaş, dalga yapmadan, kimseyi uyandırmadan. Bir önceki köye gelmeden, kavakların altında yine durulacak, tam Urfa Türküsü’nün sonundaki gazele denk getirilecek burası : ” Karşıda Fırat gördüm, ölümü anam murat gördüm, gönül derdi çekmeyen anam, görmeyen anam,  demesin ki dert gördüm.”  Bir kaç defa geri alınıp dinlecenek gazel, inceden söylenecek.

Sonraki şarkı geçilecek, sevilemedi bir türlü. Akıllı teyp, biliyor şarkı aralarını. İleri sarma durduğunda bağlama başlayacak, sonra “geldi geçti ömrüm benim, çol yel esip geçmiş gibi”. Yavaş yavaş gidilecek yine. Köyüme, Aktaş’a girerken, Artova’dan bu yana doğru olan herkes için Haydar Haydar çalacak. Sazı uzun olan. İşte köyün yolu, bu hızla gidersem yine aysını olacak. (Millet monotonluktan kaçarken, bu kadar peşinde koşmak rutinin. ) Sinyalin sesi tam iki türkü arasına denk getirilecek. İşte bağlamalar, işte köyün iki sokak lambasından biri. Hangisinden dönersen lojman zaten. Tam parka girdiğim anda koro başlayacak “Ondörtbin yıl gezdim divanelikte, Sıdk-ı ismin duydum pervanelikte, İçtim şarabını mestanelikte, Kırkların ceminde dara düş oldum.”.

Kaset bittiğinde yine o sessizlik, yine o terk edilmişlik, yine o aşina karanlık. Ama bu sefer uzaktan gelen tek tük ışıklar. Bu sefer çok uzun arabadan lojman kapısına kadar olan iki adımlık yol. Sağdan soldan çıtırtılar, uğultular, takırtılar, sanki hepsi benim peşimde. Koşar adım varılan kapı, açılan kilit, çekilen sürgü. Koşarak gidilen oda, kapanan kapı, yakılan ışık. Dünyanın en parlak 40 mumluk ışığı. Aydınlık içinde karanlıksızlık, odam, yatağım, tek kanalı bazen çekebilen radyom; yuvam.

Şimdi sobaya odun atılacak ve tavanda dans edecek turuncu ışıklar, yatak açılacak ki ısınsın içi de. Sadece kapakları olan dolabın duvarına çakılmış çivilerine, dikkatlice asılacak çıkardığım giysiler. Çıplaklığımı gösterecek tek bir aynanın bile olmadığı odada üzerimde nasıl durduğu önemsenmeden giyilecek pijamalar. Işık kapatılacak. Yatağa yatılıp yorgan çekilecek üzerime. Hayır. Kendime söz verdim Cihangir, buradan gidince kadar ağlanmayacak.

Turuncu kıyafetleriyle semah dönerken tavanda bacılar, dudaklarım kendi kendime bir ninni mırıldanacak: Lelele lelele lelele.

bir türlü  seni elimde tutamadım yar
ne yaptıysam ne ettiysem olmadı yar
bin kere dünyaya gelsem yine de seni, hep seni seveceğim yar
en karanlık günlerimde yanımdaydın yar
en çaresiz gecelerde çıkıp geldin yar
seninle ağladım seninle güldüm
sensizliğe alışamadım

git, hiç olmadığın kadar benden uzaklara git
sev, hiç sevmediğin kadar çok sev başkalarını
dön, benim gibi yapayanlız kaldığın zaman
utanma yerin hazır, dön

sen sanki bir gemisin limandan her zamanki vaktinde ayrılmış
ve ben çalakanat peşinden uçup
sana yetişememiş bir martı.
düşmüşüm denize
tutunabildiğim sadece bir susamlı simit
batmamak için.
ve acıktığımda
bilmiyorum ne olacak halim.

biz ne zaman ayrılsak
bu şehre yağmur yağar
ıslanır duvarlar,
camlar,
kaldırımlar…
dökülür yapraklar bir bir hoyrat yumruklarıyala yağmurun
gizlenir ağladığım
kimse bilmez

biz ne zaman ayrılsak
uzar geceler
sabahın koynuna hep uyanık girerim
yastığım kokmaz
sırtım üşümez
kolum boşlukta uzanır
kimse görmez

biz ne zaman ayrılsak
albüm yapar şebnem ferah
içinden can kırıkları geçer avaz avaz
canım acır
canım duymaz
örtü olur aklımın yaprakları
serilir herkesin üzerine
şebnem çığlık çığlık
beni kimse duymaz

biz ne zaman ayrılsak
yanlış olmaz

“Çiçeklere değil kızgınlığım onları senin göndermiş olmana.” deiye yazmış Sezin Sivri Twitter’da.

İki gün önce yazılmış, bir kaç defa parmağım gönder tuşunun üzerinde dolanmasına rağmen bir türlü cesaret edip de gönderilememiş o altı kelimelik mesaj, şimdi daha bir acıttı gözlerimi. Zaten çelişkilerle dolaşmış parmaklarım, bir çırpıda sildi mesajı. Zira kızacaksa, kelimelere de kızar bilirim.

Zaten ilk yazdığında gönderemedikten sorna neye yarar mesaj. Acıtacaksa ilk seferinde acıtsın, durdukça daha da fazla batmasın yüreğine. Ya gönder gitsin, ya da unut bitsin. Silindi gitti işte.

Yine de söylenmiş olsun istiyorum. En azından “Ben söyledim, o duymadı.” diye avuturum kendimi. İçimde kalmaz.

(Benim tanıdığım aklım, buna kanmaz. )

“ey şehir” diye bağırdı adam “bana adını söyle”
ayaklarının dibinden akıp gitti istanbul
üzerinden uçtu avlunun güvercinleri
önünden çağıl çağıl geçti boğaziçi

bir köşeden hüzünlü bir yalnızlık süklüm püklüm dönerken
aceleyle koşan bir korku çarptı ona
bütün yağmur etrafa saçıldı
gözlerinde susamlar havalandı bir martı endişeylyle
duvarın içinden fırlayan bembeyaz bir heykeli yalayıp bulutlara karıştı

“ey şehir” diye bağırdı adam “bana adını söyle”
“sokaklarında adını unutanların”

Bazı bünyeler, bir yere kendi başlarına ulaşmak yerine, bir başkasının yardımıyla ulaşmayı tercih ederler. Bu durum  :

1. Torpil adı verilen, bir kişinin bir kişiden bir şeyi rica etmesi neticesinde bir görevin en verilmemesi gereken 10 kişiden birine verilmesi

veya

2. Dallamalık adı verilen, bir kişinin ünlü bir kişi ya da kurumu diline dolayarak popüler olması ve eşgüdümlü popüler kültür mensupaları tarafından bir bok yerine koyulması

şeklinde cereyan ediyor. Benim görebildiğim kadarıyla tabi  ki…

Her ikisiyle de uğraşmak bir işe yaramazsa da, az önce Twitter isimli sosyal ağ sitesinde neredeyse “3 mesajın 1′i” yoğunluğunda dağıtılmaya başlanan ve bahsekonu site üzerinden ünlülere bulaşan ve bütün ağ üyelerini aynı anda hem teşhircilik hem de röngencilikle itham eden bir yazıdan yine de bahsetmek istiyorum.

Gerçi, yazıdan pek bahsedemeyeceğim zira başlığını ve başlık altı kocaman yazılı paragrafı okudum sadece. Başlık “Teşhir+Röntgen=twitter”, başlık altı kocaman paragrafının son cümlesi ise “Orada yazalar teşhirci, okuyanlar da röntgenci!” şeklindeki bir yazı bu bahsettiğim.

En zekasız insan bile kolaylıkla yazabilsin de bağlanabilsin diye site adresini t, d ve k harfleriyle sınırlandırmış, sevgili Dil Kurumumuz, teşhir kelimesini “Gösterme. Sergileme. Herkese duyurma, dile düşürme.” ve röntgenciliği de içinde “gizlice, yapılan bir işi gözetleme” ifadesiyle açıklamışken, teşhir edileni izleyene röntgenci diyen birisinin yazısını okumak istemedim çünkü.

Zira yapılan suçlamanın çıkış noktasındaki cehalet, yazının geri kalanında olsa olsa hakarete dönüşür  diye düşündüm.

Hayıri yazı gazetede yayınlanmış, ona üzüldüm.  Şimdi bunu okuyan kaç zavallı, kendi zekalarını bir yana koyup bu adamın zekasıyla kendini Twitter’den silecek. (Bu kim için kayıp, o da tartışılır tabi ) Sonrada ortalıkta dolaşıp millete teşhirci ve röntgenci muamelesi yapacak. Öyle ya yazı gazetede çıkmış, sense o gazetenin ancak resimlerine bakabiliyorsun, demek ki yazabilen daha akıllıdır.

Ayrıca yakın zamanda Twitter’a bir yasak koyulması da muhtemeledir. Bu kadar teşhirci ve rontgenci, memleketimin sanal aleminde dolaşıp , aile yuvalarına mı sızsın yani.

Hey büyük Allahım, sen bizleri diploma verip de zeka vermediğin kullarından koru.