Eyl 17

TrafikNe kadar isterdim yukarıda yardımseverlik yazmak…

Dün akşam, mesai çıkışı, Ankara’da Dikmen caddesi üzerinde giderken, arabam aniden durdu. Zaten 2 şeritli ve o saatlerde çok fazla kalabalık olan caddede sol şeritte ve hafif rampada kalakaldım. Biraz çalıştırmaya çalıştım ama nafile. Arabayı iterek hiç değilse sağ şeride alayım dedim ama çok hafif de olsa, yokuş yukarı olduğu için tek başıma çok zorlandım. Üstelik halimi gören hiç kimse de durup şu adam arabayı sağa itsin diye yol vermedi. Hatta korna çalanlar, el kol hareketi yapanlar çoğunluktaydı. Yeri gelmişten buradan topunun azına sıçayım.

Sonra birisi bir el attı, ben de hazır yardımı bulmuşken  ”Durmazlarsa kendi sorunları.” diye düşünüp sağ şeride geçebildim. Sağ şeritle aramda 1 metre kadar kalmışken, daha  hala sağa girip de geçmeye çalışan bir eşşoğlueşşek bile vardı dün gece Ankara trafiğinde.  Düşünün artık. 

Kimseye insin de yardım etsin demiyorum, o başka mesele. Hadi tamam yol da vermesinler. De yolun ortasında durmuş dörtlüleri yakmış, arkasına uyarı üçgenini koymuş bir adama ne bok yemeye küfredersiniz el kol hareketi yaparsınız. Bu nasıl bir gerizekalılıktır. Bu insanları hangi anne babalar, hani öğretmenler yetiştiriyor; yetiştirirken ne diyor, çok merak ediyorum. Hayır işin kötüsü bu hıyarlar Ankara’da bir işte çalışıyorlar. Muhtemelen kimi doktor, kimi avukat, kimi mühendis, kimi bakkal; sağlığımızı koruyor, hakkımızı savunuyor, oturduğumuz evleri geçtiğimiz yolları yapıyorlar, yediğimiz içtiğimiz malzemeleri satıyorlar.  Nasıl yaşıyoruz hayret ediyorum. 

Bu arada, o akşam kalabalığında aradıktan 15 dakika sonra yanımda olan Renault servisine ( Net Grup - Karum Otoparkı) de ayrıca teşekkür etmek isterim. Yine tamir sürerken yanımıza yanaşan motorsikletli trafik polisine de ilgisi, anlayışı, güleryüzlülüğü ve kibarlığınan dolayı müteşekkirim. 

 

Ağu 26

Küçükken ve çok cocukken ve anlamsız şeylere canım acırken…

İçimde sıkışan bir hüzün, adını kimselere söyleyemediğim… Hiç gözümün yaşına bakmadan geçen acılar… Elimi uzatsam tutabileceklerim ve kırık ellerim… Parmak uçlarımda kaç kadının parmak izi, dudaklarımda kurumuş muz tadında, şeftali tadında, çilek tadında renk kalıntıları…

Yağmursuz mevsimlerde hüzünlenmek de keyifsiz. Şu sıcak havaya çıkıp, bulutsuz gökyüzüne bakıp efkar da biriktirilmiyor. İçimdekü hüznü kıyısından katabileceğim bir parça su olsa şimdi…

Gün karanlık. Ama gözlerim kamaşıyor güneşin aydınlığından. İçimden yağmurlar geçiyor, kuruyorum. Adını biliyorum ama söylemek yasak. Sana seslendiğim zamanlarda sesimi yadırgıyorum. Gözlerinin büyüklüğünden bir şey anlamıyorum. İçimden geçiyorsun, dokunamıyorum.

Offf… Canım acıyor. Bağıramıyorum.

Ağu 22

Öğlen arasında yakın mesafede bir yere gideceğim için arabayı çıkarmaya üşendim. Bu sıcakta taksi durağına yürüyecek olmaya da üşenirken daha binadan çıkar çıkmaz tam önümde durup yolcu indiren taksiye - araba dökülüyor olsa da - hemen atlayıverdim.

Amca da beni beklermiş meğer “Şimdiki gençlerde akıl yok.” diye konuya girdi. Ki amcanın yaşı dolayısıyla, bahsettiği gruba ben de dahil olduğum için birden şaşırdım. Meğer o meslektaşlarından bahsedermiş.

Duraktan bir tane yolcu alıp uzağa götürmeyi bir marifet sanıyorlar.” diye devam etti. “Daha bu yaşta işleri güçleri tembellik. Günde 2 tane yolcu alıp havaalanına götürsünler onlara yetiyor. Oysa en güzel taksi müşterisi kimdir biliyor musun ?” Tam önümde yolcu indiğinde hemen bindiğim için ben kasttettiğini zannederek, aynı şekilde cevap verdim. “Hah. İşte aynen bu” dedi. “Yolcu indi sen indin. Şimdi sen inerken de biri binse. Sonra durağa dönerken de yol üstünden birisini alsam, tamam benim işim. Günde böyle 5-6 sefer yapsam yeter. Üstelik .. kilometre yapar .. para alırım. Ama yok gençler buna sinirleniyor. Neymiş yakın mesafeymiş. Ulan ta ebenin amına gidiyorsun ( amcanın muhabbeti aynen böyleydi, ben ne yapayım) .. para alıyorsun. E sonra durağa boş dönüyorsun.

Daha bir sürü matematiksel hesap yapıp, kilometrelerden, aldığı paradan falan bahsetti, bir srü şeyi topladı , uzadı bu muhabbet.

35 yıldır taksi şoförüymüş amcam. 3 çocuğunu okutmuş, Hepsi üniversite bitirmiş. Hepsi işe girmiş. “Son kız da geçen sene yakamdan düştü.” dedi. “Evlendi mi ?” diye sordum, “Yok daha evde, de işe girdi.” dedi. Hepsine birer tane de ev almış amcam. “Evler kendi üzerime, ölmeden bi bok vermem; ben ölünce alıp ne bok yerlerse yesinler.” dedi.

Kızlarına diyormuş ki “Doğru düzgün seçin pezevenkleri, yaın öbür gün kavgaydı boşanmaydı diye geri dönerseniz yedi sülalenizi sikerim. ” Ben gülünce “Yüzlerine aynen böyle söylüyorum.” diye de ekledi.

Bir kaç sene daha çalışır sonra bırakırım.” diyor. “Deniz kenarında bir ev, bir de tekne alırım tamam.” dedi.

Hayırlsı olsun.” dedim ben de çok küfürlü taksici amcaya.

En son 7 küsur yazdı taksi. 10 lira verdim, para üstü “2 ver tamam.” dedim. Elinde 2.5 lira vardı, “Böyle çıktı kısmetinmiş demek.” dedi. :)

Ağu 14

EmpatiYazar fanatikliğim yoktur ama sevdiğim yazarları da sıkı bir şekilde takip ederim. Kitabın üzerinde “Olasılıksız’ın yazarı” ifadesini gorunce de ehemn hemen atladım. Zira olasılıksız çok keyif aldığım bir kitaptı. Hatta Empati’nin kalınlığı görünce keyfim daha da arttı.

Bunlar kitaba başlamadan önceki fikirlerimdi. Sonra okumaya başladım.

Bu sefer biraz fantastik yeteneklere sahip insanlar arasında geçen bir roman yazmış Fawer. Okurken gözümde canlanan bir çok sahne X-Men serisinden alıntılanmış gibiydi. Aslında geçmiş zaman kullanmam hata, kitabı hala okuyorum.

Olasılıksız’da matematik ağırlıklı olan bilgiler Empati’de yok. Burada benim ilgimi çekmeyen sayfalarca bilgi dolu. Ve kitap inanılmaz yavaş ilerliyor. Arada iki orta incelikte kitabı daha eşzamanlı okumaya başlayarak - ki sevdiğim bir yazara bunu asla yapmam - bitirdim; üçüncüye başlamak üzereyim ama Empati daha yarısına yeni geldi.

Üstelik daha ilk sayfalarda “çözümlenecek” ana konuyu bir türlü anladığım zannediyorum. Okuduğum herşey de bunu destekliyor. Hiç bir şaşırtma olmadığı için bildiğim bir şeyi okuyormuşum gibi bir rahatsızlık da mevcut. Sonunda bir “iyiler - kötüler savaşı” olacak sanıyorum. Kimin kazanacağı da bence belli. Hatta kimlerin hayatta kalıp öleceği de. Buna rağmen hala okuyorum.

Ama şu anda Adam Fawer bir yazar olarak “Adını görünce kitabı hemen alıcanak” listemden düşmüş durumda. Bir dahaki kitabını hemen lamayıp biraz yorum takip edeceğim sanıyorum.

Bu arada Dan Brown’a da buradan seslenmek istiyorum : “Yazsana kardeşim !”

Kitap Bitti Notları :

Kitap nihayet bitti. Arada bir kaç tane daha kitap bittiği ve gidilen tatillere Empati özellikle götürülmediği için uzadı. Bu konuyu da yukarı taşıdım ki tekrar “alevlensin”. :)

  • Ne yazık ki, yukarıdaki fikirlerimde bir değişiklik olmadı.
  • Kitaba ayırdığım zamanı zaman kaybı olarak değerlendiriyorum.
  • Konuyu o kadar çok uzatmış ki atladığım sayfalar oldu. 100 Sayfalık bir kitap olsaydı belki sevebilirdim de.
  • Sondaki sürpriz bile sürpriz olmadı.

 

Ağu 13

Ruqaya Al GhasaraBahreyn’li bayan atlet. Olimpiyatlarda 200m’de birinci olmasından çok, olimpiyatlara türbanla katılan ilk atlet olarak biliniyor. “Olimpiyatlara türbanı sokan ilk atlet olmaktan dolayı kendisiyle gurur duymak” gibi de bir cümlesine denk geldim bir yerlerde.

Bu günlerde de spor malzemesi üreten firmaların “aerodinamik türban” tasarımlarıyla ilgili haberlerinde yine bu bacıdan bahsediliyor.

Fotoğrafını merak ettim, internette bolca var. E iyi de, başında türban, altında tayt var; bunu bir türlü anlayamadım. Seneye de koşu şalvarı, sırıkla atlama pardesüsü falan üretirler sanıyorum spor firmaları.

Belki terbiyesizlik olacak ama, “Peçe de taksaymış keşke.” demekten de kendimi alamadım.

“Ben doyamadım, bu hanımın daha çok fotoğrafını görmek istiyorum.” diyenler tam buraya tıklayabilirler.

Ağu 13

Fotoğraflarda görürdüm, geçenlerde gittiğimde gözümle de gördüm; bazı bölgelerde kapı ve pencereler, hatta sıcak dolayısıyla damlarda yatmak için kullandıkları “taht” adı verilen büyük yataklar hep maviye boyalı.

Hasankeyf’i dolaşırken, yöresel rehberim Bilal anlattı: Söz konusu bölgeler çok sıcak olduğu için akrep bol bulunurmuş. Lakin akrep renk körüymüş ve mavi rengi kırmızı olarak görürmüş. Bunu da ateş zanneder ve kendini öldürümüş.

 İşin “ateş zannetme ve kendini öldürme” kısmını bilmem ama eğer mavi rengi kırmızı görüyorlarsa söylenenler doğru olabilir. Bir şehir efsanesi bile olsa, benim hoşuma gitti.

Ağu 05

Geçen hafta çarşamba günü, uzun zamandır Batman’da yaşayan can dostum Erkal ile sohbet ederken, birden hafta sonu planlarına dahil olmak gibi bir durum sözkonusu oldu. Birdenbire iznimi ve uçak biletimi almış, çantamı toparlarken buldum kendimi.

Devam »

Tem 28

İnternette, özellikle de teknik ve teknolojik sitelerde dolaşanlar “13+ Wordpress teması”, “11+ inanılmaz iPhone klonu” ya da “182+ muhteşem icon” gibi başlıklara sıklıkla rastlıyorlardır. Bu siteler, başlıklardan da anlaşılacağı gibi, “+” işaretinden önceki sayıdan biraz daha fazla sayıda bir şeylerin derlenmiş halini içeriyorlar.

İşte ben bu “+” işaretiden önceki sayıya takmış durumdayım.

Devam »

Tem 28
  • Süleyman Demire’in tam adı “Sami Süleyman Gündoğdu Demirel”miş
  • Turgut Özal’ın göbek adı “Halil”miş
  • 1965 yılında adı “Suad Hayri Ürgüplü” olan bir başbakanımız olmuş
  • Alpaslan Türkeş, Lefkoşe-Kıbrıs doğumluymuş
Tem 21

Zaten tatillerin en kötü tarafı bitmeleri.

Bahsetmiştim “Çanakkale tarafları” diye. Gerçekten çok güzel yerler. Deniz, durmaksızın esen rüzgar ve hatta boğaz bir yana, Çanakkale’nin Türkiye tarihindeki yeri ve bunun sergileniş biçimi muhteşem. “Herkesin gidip görmesi gereken bir yer.” gibi klasik bir laf bunu anlatmaya eksik kalır. “Herkesin gidip benimsemesi gereken, sık sık ziyaret etmesi gereken bir yer.” demek daha doğru olur sanıyorum. Rehberi dinlerken ve şehitliklerde dolanırken gözlerin yaşarmaması mümkün değil.

Devam »