Onbin küsur şarkı arasından, karışık ve rastgele seçimle, ne çalarsa onu dinliyorum müzikçalıcım. Bazen ardarda öyle şarkılar geliyor ki… Onları paylaşayım dedim :

  1. Hisarbuselik şarkı – Bu dil seni pek beğendi
  2. Miriam Makeba’dan – Vamos Chamar Oento
  3. Tom Waits – Paris Mood
  4. Mostar Sevdah Reunion – Moj Dilbere
  5. Zülfü Livaneli – Sevda Değil
  6. Sibel Pamuk – Sen ve Ben ( kim ki bu, nasıl girmiş arşive ?)
  7. Okan Murat Öztürk – Çubuğum yok
  8. Buddy Guy & Junior Wells – Diggin’ My Potatoes
  9. Anjelika Akbar -  Bir Yudum Su
  10. Suat Suna & Sadegul – Atesim Var Külüm Yok
  11. Koko Taylor – Bring Me Some Water
  12. Modern Folk Üçlüsü – Elif Türküsü
  13. Cecilia Bartoli – Vanne, o rosa fortunata
  14. Oriental Star – Hitit
  15. Nihavend Şarkı – Hüsnü Güzel Nazik Beden
  16. James Brown - Tryin’ To Get Over
  17. Aslı – Dergiden Resmini Kopardım
  18.  İlhan Şeşen – Bu Sabah Sevinçle Uyan
  19. Grup Yol – Sevgi Yetmiyor
  20. Fiddler On The Roof Soundtrack - If I Were A Rich Man
  21. José Luis Monton & Hossam Ramzy – Nilo
  22. Sezen Cin – Sevenler Hep Ağlar mı
  23. Canciones de Rembetika – Taxim Zeimbekiko
  24. Celia Cruz – Yo Vivire
  25. Alpay – Maria
Paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • Tumblr
  • Print
  • PDF
  • RSS
  • Digg
  • Blogplay
  • Technorati
  • MySpace

Dün içtiğim şeftali suyunun içinde yüzde kaç oranında gerçek şeftali vardı bilmiyorum, ama yediğim şeftalilerin içinde hiç yoktu. Görüntüsü, kıvamı, kokusu şeftaliye bu kadar benzediği halde herhangi bir tad içermeyen bir şeyi daha önce yememiştim.

Yedikten sonra, kalanları tekrar tekrar inceledim, kabuklar, çekirdek, çekirdeğin meyve üzerinde bıraktığı izler falan mükemmel taklit edilmişti. Ama tad konusunda ne yazık ki başarısız olmuşlardı. Daha doğrusu muhtemelen tadı eklemeyi utmuşlardı zira tadı hiçbir şeye benzemiyordu.

Daha önce 4 yıldızlı olduğu iddia edilen bir tatil köyünde ( ki deniz yıldızı bile olsa 1 tane etmezdi) sabah kahvaltısında bal olarak sunulan üründe ve bir defa da yukarıdaki şeftaliyle aynı marketten alınmış muz görünümlü bir üründe benzer durumları yaşamıştım.

Sanıyorum böyle bir sektör var. Bunlar görüntü, kıvam, şekil olarak bilinen gıda ürünlerinin sahtesini üretiyorlar sonra da bir yerden bunlara koku ve tad eklenerek piyasada orijinal ürün yerine satılıyor. Aslında çakma ürünler yani.

Bir daha gittiğimde etiketlere dikkat edeceğim herhangi bir yerde bununla ilgili açıklama var mı diye. Belki adamlar “Muz( Çakma) 3.4 TL” ya da “Bal (Yersen) 12 TL” yazıyorlar da ben fark etmiyorum bir de adamlara kabahat buluyorum.

Bu vesileyle, hazır yeri gelmişken, GDO mudur başka bir şey midir her ne haltsa işte, o haltla oynayarak böyle uyduruk ürünler üreten sektörün ve bunları satan bakkal, manav, market ve benzeri cümle esnafın da ta ağızlarına sıçayım.

Paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • Tumblr
  • Print
  • PDF
  • RSS
  • Digg
  • Blogplay
  • Technorati
  • MySpace

“ben özlemedim ki seni kedi özledi” – aylin atalay

seni ben özlemedim yastık özlemiş
ve yatak ve yorgan ve tavandaki yıldızlar
ve dört mevsim her havada kullanılan salondaki battaniye
ve tarihi geçmiş bir puding mutfakta
ve dilli tost, çok tahıllı ekmek, ev yapımı limonata
ve pirincin berrak suyu
ve tam da bu saatlerde salonda kıvrılıp uyumanı izlemeye alışmış akreple yelkovan
ve dolaptaki orta raf
ve gri ve siyah havlular
ve lavanta kokusu çekmecelerimde
seni ben özlemedim onlar özlemiş

Paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • Tumblr
  • Print
  • PDF
  • RSS
  • Digg
  • Blogplay
  • Technorati
  • MySpace

sen,
sığınağım.
bütün kaçışlarımda kapına sığındığım
koynunda uyuduğum.
sen,
ağlarında kaybolduğum.

teninde tenimin kokusu kalmış yine
yazmışsın, okudum.
tadın kalmış senin de dudağımda
haberin olsun.
bir de parmaklarımın ucunda belinin kıvrımı
bir de yüzümde saçlarının yalımı
bir de dilimde en güzeli adların

sen,
sığınağım.
vücüdunu saran ağların arasında
deli olduğum.

Paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • Tumblr
  • Print
  • PDF
  • RSS
  • Digg
  • Blogplay
  • Technorati
  • MySpace

Takıldığım bir blog var bu aralar, yazarı genellikle ilişkiler üzerine yazıyor. Ama ilişki yorumları gibi değil de kendi iç sesini yazarmış gibi. Kısa ve keyifli yazıyor. Her ne kadar siteyi benimle tanıştırıp da siteden ilk alıntıları yapan kişiden dolayı dem dem huzursuz olsamda okurken, takip ediyorum yine de. Her okuduğum yazıda aklıma bir şeyler takılıyor ya da bir yazıya meylediyor beni. Ünlülerin sırtından meşhur olmaya çalışan tipler gibi hissediyorum kendimi lakin yazmasam da olmuyor. :)

“Sevgilim olmak ister misin?” diye sormuş adamın biri ona. “Yok” demiş cevaben. Nasıl bir sorudur bu çıkamadım işin içinden. Yani soru cümlesi olarak sorun yok fakat anlam olarak nasıl saçma bir şey. Hani “anket sorusu” mu diye düşündüm, öyle de olmuyor yine.

Diyorum ki, ben hiç o kadarına sahip olamadığım için durumu kavrayamadığım bir “özgüven” sahibi kişi tarafından söylenmiş olsa gerek. Şu “nal gibi” dediklerinden hani. Elemanın sadece sorması yetiyor herhalde.  İşçi pazarından işçi seçer gibi” sen gel ” durumu mu söz konusu nedir, çıkamadım işin içinden. Hayır öyleyse de  soru yanlış zira “sevgililik” değildir ki bu. Malın kibarı diyecem, ulan onun da kibarı olmaz; mallığın ruhuna aykırı.

Benim anladığım sevgililik pek de bir teklife izin vermez zaten. Mangalın işi bittikten sonra közünde pişen kahve gibi ağır ağır pişer, kaynamadan ısınır, köpüğü yerinde olur. Ve piştiğinde de hüüp diye sesli bir yudumla başlanır içilmeye. Ne kadar yavaş içersen o kadar uzar keyfi, ama soğutmadan. Ha ola ki bittiğinde, geleceğini gördüğüne inandığın telvesi kalır fincanın dibinde…

Neyse uzatmayayım; öyle mal gibi soruya da benim yazar yapıştırmış işte cevabı “Yok” diye. Helal kıza…

Paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • Tumblr
  • Print
  • PDF
  • RSS
  • Digg
  • Blogplay
  • Technorati
  • MySpace

Son zamanlarda, kendi tecrübelerim bir yana yakın çevremdeki bir çiftin ilişkisine çok fazla dahil olmam sebebiyle,  bir kadın ile bir erkeğin birbirini asla tamamen anlamadıklarını fark ederek biraz korkar hale geldim ilişkilerden. Hatta daha da kötüsü şu ki, neredeyse hiç bir konuda “üç aşağı beş yukarı bile” anlaşamıyormuşuz.

Bir süredir takipçisi ve danışmanı olduğum ilk cümledeki çiftin ilişkisinde, her iki taraf da olan biteni arada bana anlatıyorlar ve dehşetle bambaşka iki olay dinliyorum. Daha da korkunç olanı ( bunun 3. cinsiyete bağlanmaması temennisiyle) benim algıladığım olayın da tamamen farklı olması.

Ama benimki ılımlı ve mümkün olduğunca objektif.  Belki içinde bulunsam ben de erkeğin penceresinden bakacağım. Zira bir kadının penceresine dışarıdan bakma şansım dahi yok.

Son erkek erkeğe muhabbetimizde olayı (XX ve XY muhabbetinden yola çıkarak) “Hem iki bilinmeyenli hem de ikisi de X olan bir cinsi de zaten anlamayı beklemiyorduk.” gibi bilimsel bir sonuç ürettik ki, kesinlikle buna karşı olduğunuzu, katılmadığınızı, bu sonucun kesinlikle yanış olduğunu, herşeyin bizim salaklığımız olduğunu da biliyoruz kızlar. O sonucu da ürettik. :)

Tartışma durumlarında kadınların en sevmediğim yanı, konuya ( şanslıysak bir konu vardır) asla sadık kalmamaları ve sürekli kendilerini mağdur bizi de hayvan durumuna düşürecek muhtelif yeni konular açmalarıdır. Kesinlikle uzlaşmacı ya da sakinleştirici bri tavır sergilemezler. Örnek olarak bir diyalog yazacak kadar bile tartışma konusunda sabrım kalmadığı için bunu hemcinslerimin tecrübelerine bırakıyorum. Ve tabi ki sizler hanımlar, söylediklerimin tek kelimesine bile katılmıyorsunuz; biliyorum.

Yüzünü çemkirip de “Katılıp katılmadığımı kendim söyleyebilecek kadar kafam çalışıyor benim.”  diyen siz köşedeki hanım, en çok da size hak veriyorum. “Senin 4 gün üstüste aynı gömleği giydiğini gördüm ben pis herif” diyen eski sevgilime ise bu konuyla alakalı ve uzlaşmacı tavrı için ayrıca teşekkür ederim. Ama yine de altın madalyayı “Ne zaman trafikte araba kullansan birileri mutlaka taciz ediyor; hepiniz ama hepiniz sapıksınız” diyerek kendini bu konuda haklı çıkartan hanımlar arasında paylaştırmak istiyorum.

Paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • Tumblr
  • Print
  • PDF
  • RSS
  • Digg
  • Blogplay
  • Technorati
  • MySpace

ulan cuma sen ne bitmez bir günsün
geçsen de başlasa şu hafta sonu
en sevdiğim zaman velev ki dünsün
geçsen de başlasa şu hafta sonu

sabah yolu iki misli uzattın
dakikayı saat gibi yaşattın
öğle vakti safları da daralttın
geçsen de başlasa şu hafta sonu

dedim yemek vakti dedin sabahtır
dedim gitsek artık dedin çok vardır
dedim erken çıksam dedin yasaktır
geçsen de başlasa şu hafta sonu

akşam barda bekleyecek güzeller
kapılarda taksiciler dizeller
bari öğlen bir dubleye izin ver
geçsen de başlasa şu hafta sonu

şiirini yazdım yine geçmedin
kovdum büyü yaptım daha bitmedin
Cihangir’in dayağını yemedin
geçsen de başlasa şu hafta sonu

Paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • Tumblr
  • Print
  • PDF
  • RSS
  • Digg
  • Blogplay
  • Technorati
  • MySpace

Kendime baktığımda gördüğüm, senin bana baktığında gördüğünle ne kadar farklı. Ve ne kadar farklı kendi söylediklerim, senin kulaklarınla duyduğumda. Merak ediyorum, gülüşüm sende aslında nasıl, elini tutuşum, omzuna dokunuşum, oturman için sandalyeyi çekişim ya da arabanın kapısını açışım. Ve benim farkında bile olmadığım hangi detaylar aslında senin için çok ama çok önemli ?

Hiç ulaşamamışken sana, ulaştım sandıklarımın hepsi aslında neredeyse bir uzaklaşmaymışken, neden bu ben inadın ?  Merak ediyorum; neden çok kısa bir zaman önce benimle olmayı isterken şimdi birden benim bir sürü özelliğimin zaten bir boka yaramıyor olması ?

Şimdi bana teşekkür et kadın, ki  hayır diyerek seni kurtarmışım o boktan adamdan.

Paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • Tumblr
  • Print
  • PDF
  • RSS
  • Digg
  • Blogplay
  • Technorati
  • MySpace

adının bitişi
gönlümün yandığı yer
bin yıldır

ıhlamur kokan gecelerde
kuğulara anlatmışlığım seni
kendimi bilmeden
uzamış gitmiş şarkıların arasında aramışlığım

neresi veda neresi merhaba bilmeden
baktığım heryerde seni görmüşlüğüm
bildiğim bütün kelimeleri senin için demişliğim, yazmışlığım
adını adımdan çok anmışlığım
kendimden çok yaşamışlığım seni
nefessiz kalmışlığım
çaresiz kalmışlığım
dizlerine kapanıp ağlamışlığım

neresi başlangıç neresi son bilmeden öylece kalmışlığım

şimdi yanında bir başka harf
karanlığın içine bakmışlığım
yarında dünü görmüşlüğüm
başlamadan sonunu bilmişliğim

içinde sen olunca
ah bu benim çaresizliğim

Paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • Tumblr
  • Print
  • PDF
  • RSS
  • Digg
  • Blogplay
  • Technorati
  • MySpace

Tulum çalarken inceden, – ki kalın sesi yok sanıyorum onun – tuluma tezat gayet kabadan yağan yağmurun göbeğine uzatıp kadehi, bir kaç damla yağmuru katıp rakıya – benim buncadır yağmura katmışlıklıarıma mahsuben – dağılamadan damlalar içmeye çalışıyorum. Yağmur böyle devam ederse mümkün değil sabaha çıkmam. Rakı mı bozuk, su mu kuru nedense, dağılıp gidiyor hemen beyazdan yoka.

Bu arada sanılmaya ki tulumu ben çalıyorum. Çalamam. Çalabiliyorsam da haberim yok zira hiç bir tulum çalabilme mesafeme ve “denesene abi bi istersen” nezaketine ya da “ver bakayım bir şunu nasıl bir şeymiş” cesaretine mail olamadı. Aslında “mail olmak” burada kullanılmaz ama kaç kişi bunu “eposta olmak” olarak algılayacak diye merak ettiğimden yazdım. Yok rica ederim, puştlula alakası yok, rakıyla bir araya gelince böyle cevreşiyoruz.

Boşuna bakınmayın cevreşiyoruz diye bir şey yok, rakı uydurttuttu onu da… Eliniz sözlüğe değsin dedimdi.

Aklımdakini yazmaya dilim, dilimdekini yazmaya elim, elimdekini yazmaya terbiyeee.eee eee.  şey gönlüm müsait değil. Böyle kelimesel çağrışımlarla uzatıp duracağım. Araya konuyu dağıtmaya çalışan bir sürü şey şokuşturacağım ki mahir bir detay avcsınıdan ziyade kimse avlamasın meramımı.

Ha meramın ne ki derseniz, – yağmuru ve rakıyı fazla kaçırdığımı sanarak -  çok ayıp manuel yaklaşımlarla ağzımdan – ki durum itibarıyla elimden – laf almanızın zor olduğunu anlatırım sizlere. Ki denk gelirse ses bile çıkar, haşa huzurdan.

Tulum mu bozuldu, mepeüç mü takıldı, pencereye vurup duran dal mı şaşırdı her neyse, bir sonraki şarkı hatta mümkünse bir sonraki albüm ve hatta hatta nefessiz bir enstrüman denk gelene kadar ileri ya da sonraki ya da benzer amaçlı bir tuşu dürtüklemek üzere kalkmışken rakıyı da tazelemiş olmam itibarıyla, evet cümlenin başını hatırlamadan sonunu bağlamak, evet, eğitim 8 yıl, yeterli bence…

Diyorlar ki: uydurup uydurup yazıyorsun. Diyorum ki : evet; ama siz bana uyan size uymuyor diye anlamıyorsunuz. O anamda değil diyorlar ya, uykuda mısın sevgili yarim çaydan mı geçtin durumu tabi, anlamsız oluyor.

Bu son teşbih bana yazının sonlanma zamanının geçtiğini ve benim bunu kaçırdığımın üzerinden daha da çok zaman geçtiğini söyledi az önce. Size aynı bilgi bilmem hangi satırda ulaşmıştı. Ama ben onlarca kelimenin içinde bir tanecik ayrı yazılmış de/da’nın kerametinin beni nasıl mutlu ettiğini biliyorum O yüzden bütün bu saçmaladıklarım.

Ben mevcut durum itibariyle son cümlemi yazmaya başlamış olup, yazı müstakilen bir şey anlatmadığı için belli bir mealde sonlandırma imkanının olmamasından yola çıkarak bu son cümleyi ne kadar uzatabileceğimi deneyip denememekle olan inadımı kendi içsel hesaplaşmama bırakarak kendimden daha fazla kimseyi nefret ettirmeden huzurlarınızdan ayrılıyor, ıslak pencere kenarına dayadığım için ıslanmış olan üzerimdeki tıngırtıyı değiştirip televizyonun karşısına yayılmaya gidiyorum artık.

Sondan bir sonraki bu cümlemi de fonda deniz dururken yüzünü bana dönen rüyalarımın bütün martılarına armağan ediyorum.

Geceniz daim olsun.

Paylaşın:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • Tumblr
  • Print
  • PDF
  • RSS
  • Digg
  • Blogplay
  • Technorati
  • MySpace