Jan 252010

bir türlü  seni elimde tutamadım yar
ne yaptıysam ne ettiysem olmadı yar
bin kere dünyaya gelsem yine de seni, hep seni seveceğim yar
en karanlık günlerimde yanımdaydın yar
en çaresiz gecelerde çıkıp geldin yar
seninle ağladım seninle güldüm
sensizliğe alışamadım

git, hiç olmadığın kadar benden uzaklara git
sev, hiç sevmediğin kadar çok sev başkalarını
dön, benim gibi yapayanlız kaldığın zaman
utanma yerin hazır, dön

Jan 252010
Jan 222010

sen sanki bir gemisin limandan her zamanki vaktinde ayrılmış
ve ben çalakanat peşinden uçup
sana yetişememiş bir martı.
düşmüşüm denize
tutunabildiğim sadece bir susamlı simit
batmamak için.
ve acıktığımda
bilmiyorum ne olacak halim.

Jan 122010

biz ne zaman ayrılsak
bu şehre yağmur yağar
ıslanır duvarlar,
camlar,
kaldırımlar…
dökülür yapraklar bir bir hoyrat yumruklarıyala yağmurun
gizlenir ağladığım
kimse bilmez

biz ne zaman ayrılsak
uzar geceler
sabahın koynuna hep uyanık girerim
yastığım kokmaz
sırtım üşümez
kolum boşlukta uzanır
kimse görmez

biz ne zaman ayrılsak
albüm yapar şebnem ferah
içinden can kırıkları geçer avaz avaz
canım acır
canım duymaz
örtü olur aklımın yaprakları
serilir herkesin üzerine
şebnem çığlık çığlık
beni kimse duymaz

biz ne zaman ayrılsak
yanlış olmaz

Jan 112010

“Çiçeklere değil kızgınlığım onları senin göndermiş olmana.” deiye yazmış Sezin Sivri Twitter’da.

İki gün önce yazılmış, bir kaç defa parmağım gönder tuşunun üzerinde dolanmasına rağmen bir türlü cesaret edip de gönderilememiş o altı kelimelik mesaj, şimdi daha bir acıttı gözlerimi. Zaten çelişkilerle dolaşmış parmaklarım, bir çırpıda sildi mesajı. Zira kızacaksa, kelimelere de kızar bilirim.

Zaten ilk yazdığında gönderemedikten sorna neye yarar mesaj. Acıtacaksa ilk seferinde acıtsın, durdukça daha da fazla batmasın yüreğine. Ya gönder gitsin, ya da unut bitsin. Silindi gitti işte.

Yine de söylenmiş olsun istiyorum. En azından “Ben söyledim, o duymadı.” diye avuturum kendimi. İçimde kalmaz.

(Benim tanıdığım aklım, buna kanmaz. )

Jan 052010

“ey şehir” diye bağırdı adam “bana adını söyle”
ayaklarının dibinden akıp gitti istanbul
üzerinden uçtu avlunun güvercinleri
önünden çağıl çağıl geçti boğaziçi

bir köşeden hüzünlü bir yalnızlık süklüm püklüm dönerken
aceleyle koşan bir korku çarptı ona
bütün yağmur etrafa saçıldı
gözlerinde susamlar havalandı bir martı endişeylyle
duvarın içinden fırlayan bembeyaz bir heykeli yalayıp bulutlara karıştı

“ey şehir” diye bağırdı adam “bana adını söyle”
“sokaklarında adını unutanların”

Jan 042010

Bazı bünyeler, bir yere kendi başlarına ulaşmak yerine, bir başkasının yardımıyla ulaşmayı tercih ederler. Bu durum  :

1. Torpil adı verilen, bir kişinin bir kişiden bir şeyi rica etmesi neticesinde bir görevin en verilmemesi gereken 10 kişiden birine verilmesi

veya

2. Dallamalık adı verilen, bir kişinin ünlü bir kişi ya da kurumu diline dolayarak popüler olması ve eşgüdümlü popüler kültür mensupaları tarafından bir bok yerine koyulması

şeklinde cereyan ediyor. Benim görebildiğim kadarıyla tabi  ki…

Her ikisiyle de uğraşmak bir işe yaramazsa da, az önce Twitter isimli sosyal ağ sitesinde neredeyse “3 mesajın 1′i” yoğunluğunda dağıtılmaya başlanan ve bahsekonu site üzerinden ünlülere bulaşan ve bütün ağ üyelerini aynı anda hem teşhircilik hem de röngencilikle itham eden bir yazıdan yine de bahsetmek istiyorum.

Gerçi, yazıdan pek bahsedemeyeceğim zira başlığını ve başlık altı kocaman yazılı paragrafı okudum sadece. Başlık “Teşhir+Röntgen=twitter”, başlık altı kocaman paragrafının son cümlesi ise “Orada yazalar teşhirci, okuyanlar da röntgenci!” şeklindeki bir yazı bu bahsettiğim.

En zekasız insan bile kolaylıkla yazabilsin de bağlanabilsin diye site adresini t, d ve k harfleriyle sınırlandırmış, sevgili Dil Kurumumuz, teşhir kelimesini “Gösterme. Sergileme. Herkese duyurma, dile düşürme.” ve röntgenciliği de içinde “gizlice, yapılan bir işi gözetleme” ifadesiyle açıklamışken, teşhir edileni izleyene röntgenci diyen birisinin yazısını okumak istemedim çünkü.

Zira yapılan suçlamanın çıkış noktasındaki cehalet, yazının geri kalanında olsa olsa hakarete dönüşür  diye düşündüm.

Hayıri yazı gazetede yayınlanmış, ona üzüldüm.  Şimdi bunu okuyan kaç zavallı, kendi zekalarını bir yana koyup bu adamın zekasıyla kendini Twitter’den silecek. (Bu kim için kayıp, o da tartışılır tabi ) Sonrada ortalıkta dolaşıp millete teşhirci ve röntgenci muamelesi yapacak. Öyle ya yazı gazetede çıkmış, sense o gazetenin ancak resimlerine bakabiliyorsun, demek ki yazabilen daha akıllıdır.

Ayrıca yakın zamanda Twitter’a bir yasak koyulması da muhtemeledir. Bu kadar teşhirci ve rontgenci, memleketimin sanal aleminde dolaşıp , aile yuvalarına mı sızsın yani.

Hey büyük Allahım, sen bizleri diploma verip de zeka vermediğin kullarından koru.

Jan 042010

lan kuğulu
lan kuğulu
şimdi böyle utangaç bakan kuğuların gözüme
gördükleri içindir bin kuğudan güzel bir kadının ellerini ellerimin içinde
çok eski vakitlerde gecenin bir vaktinde
nerdeyse eriyordum gözlerinin içinde

şimdi bu gece
yalnızlığın içinde
anısı kaldı mı diye bakarken her yerine
bir tek kuğular mahçup
bakıyorlar birbirini ıstmaya çalışan ellerime

yıla yeni başlamışken
hiç bitmeyen anıları depreştiren içimde
ikibinonun ikisinde üçünde
lan kuğulu
çok gidersin gücüme

Jan 042010
Dec 252009

adını koydum senin bu sabah
ıslanmış yanaklarına
sessizce fısıldadım
kulakların duymadı
ve aydınlık
hiç bir yalnızlığa
bu kadar kalabalık doğmadı

adını koydum senin bu sabah
saçların dağınık uyandığına
yüzüm dururken tavana baktığına
bana göstermeden ağladığına

nefesin nefesim oldu
sesim sesin
gözlerin ışıkla doldu
inanmadım gözlerimin kamaştığına
adını koydum senin bu sabah
benimle uyandığına

camın dışında guruldaşan kumrular
şahit adını fısıldadığıma