Haz 09

Home TV’de yayımlanan “Tadı Ustasında” adlı bir yemek programı var. Her ne kadar yemek zevkim çok ama çok kısıtılı olsa da, sanıyorum normal insanların neler yediğini merak ettiğimden, bu tip programları izlemeyi çok severim.

Bu yazıda bahsetmek istediğim şey daha farklı olmakla birlikte, yazı için araştırma yaparken edindiğim bir bilgiyi paylaşmak istiyorum : “Programın sunucusu Zeynep Ağaoğulları, şeflerin şefi olarak bilinen Paul Bocuse’ün, Gastronomi Enstitüsünü bitiren ilk Türk. Hem, Yüksek Gastronomi, hem de Otel-Restaurant işletmeciliği diploması ile Lyon Üniversitesi ortak programı mezunu. Fransa’da Michelin Yıldızlı Pierre Orsi’de, Paul Bocuse’ün lokantasında ve Paris’in ünlü pastanesi LaDurée’de çalıştı. Dünya mutfağı ve moleküler gastronomi konusunda çalışmalar yapıyor.

Programın seyri süresince yaptığı müdahalelerden Zeynep Hanım’In oldukça bilgili olduğu belli olmakla beraber bu işi fazlasıyla profesyonel olarak yapıyor olması da ayrıca hoşuma gitti.

Programı bilmeyenler için kısaca bahsetmek isterim ki; Zeynep bir lokantaya konuk oluyor, biraz sohbet ettikten sonra mutfağa geçiliyor, lokantanın şefi bir kaç yemek yapıyor sonra da Zeynep hepsini tadıp “Mmm harika” diyor. :) Bunu muzurluk olsun diye söylemedim aslında; sadece şeflerin özeni ve ustalığını görerek bile yemeklerin tadının - sevenler için - harika olduğunu tahmin etmek mümkün.

Muge - ottomanİşte bu programın bir bölümünde Ottoman isimli, Antep ve Antakya yemekleri yapan bir mekana konuk oldular. Mekan sahibesi Müge Hanımla mutfağa geçtiklerinde dahil oldum ben programa;önceki muhabbeti kaçırdığım için Müge Hanım’ın saçlarının aşçı şapkasız kısmını göremedim. Mutfakta bir kaç değişik yemek yapıp programı klasik şekliyle tamamladılar.

Tamamladılar tamamlamasına da, çok ilgimi çeken ve tüylerimi diken diken eden bir şey oldu, asıl yazmak istediğim o. Müge Hanım mutfakta bulunduğu süre içerisinde başında bir aşçı şapkasıyla dolaştı. Lakin inanılmaz kabarık saçlarının yaşlaşık %80′i mütemadiyen şapkanın dışındaydı.

Saçlar o kadar çok ve kabarıktı ki, lokantada tabakta bulduğu saçı bir kemara koyup yemeğe devam eden birisi olarak ben bile rahatsız oldum.

Müge Hanım’ın, Ottoman’ın internet sitesinde yayınladığı bir fotoğrafını, bahsettiğim saçların görsel bir ifadesi olarak yanda da yayımlıyorum.  Siteyi gezerseniz benzer bir çok fotoğrafa denk gelebilirsiniz.

Yani değişik yemekler, yöresel ve orijinal bir menü, şirin mi şirin bir mekan, temiz mi temiz bir mutfak ( saçları bilmiyorum  ? ), güzler yüzlü bir şef ama ortada gözardı esilmesi imkansız bir saç yığını. Yazmadan edemedim.

Bu arada siyah ve uzun saçlarıyla Zeynep Hanım’ın da, program süresince mutfaklarda yemeklerim pişirilme sürecine aktif olarak katıldığını göz önüne alarak, bone takıp eldiven ve önlük kullandığını hiç anımsamıyorum.  Oysa şefler daima bunlara dikkat ediyorlar. Şef temizse diğerleri de temizdir gibi bir düşünce mi var, bilemiyorum.

Hazır yazmaya başlamışken bu programda bir şey daha dikkatimi çekiyor, onu da yazayım. Programın sonunda Zeynep, programda yapılan yemeklerin hepsini bir masaya koyuyor, sonra da bunları tadıyor. Lakin  bu durumda reklamı/haberi yapılan kurum için inanılmaz bir rezalet söz konusu. Zira bütün yapılan yemekler sofrada duruyor, Zeynep birini alıp birini bırakıyor. Ne garson var ortalıkta ne servis. Program yemek programı anladık da, 2-3 tabak yemeği de kızcağıza servis ettirmeseler keşke, zaten mutfakta da o kadar çalıştırdılar :) Ve burada hemen belirtmek isterim ki Ottoman’da ve daha önce seyrettiğim bölümlerin birisindeki mekanda, servisi garsonlar yapmıştı, benim denk geldiğim iki istisna var en azından.

Yemeyi seven ama fazla yemek türü sevmeyen bir adam olarak bir yemek programı konusunda da yazı yazdım ya, artık sırtım yere gelmez benim :)

Bu arada, yazıda iki hanımdan birden bahsedince çok fazla “hanım” kelimesi olacak diye bazı yerlerde bu sıfattan tasarruf ettim, Zeynep Hanım kusuruma bakmasınlar

May 27

gönlüm beni
benden deli
hiç kimseye
meyletmedi

May 02

O yağmur ki; bazen yağmuy.

Nis 06

Yeni adıyla “Outlet Center”lar, bir zamanlar adam gibi “Fabrikadan Halka Satış Mağazası”ydılar. Ucuz ve kaliteli mal satarlardı. Zira :

  • Fabrikanın hemen yanında hatta bazen içinde olurlardı.
  • Dükkan kirası ödemezlerdi.
  • Nakliye ödemezlerdi.
  • Personele maaş ödemezlerdi.
  • Aracıya para ödemezlerdi.
  • Elektrik, su, temizlik gideri gibi ödemeleri olmazdı.

Buralarda standart ürünlerin dışında, imalat sırasında hasar görmüş “defolu” ürünler de ayrı reyonlarda satılırdı.

Oysa şimdi görüyorum ki “Outlet” adı altında koca koca merkezler açılıyor. İçinde onlarca mağaza. Hatta bütün ürünlerinin yurt dışında imal edildiğini söyleyen mağazalar da var. Fiyatlar da hakikaten “normal” mağazalardan daha ucuz.

Ama bunun nasıl olduğuna aklım ermiyor. “Outlet center”lara nakliye daha mı ucuz, elektrik ve su da “outlet” mi de para ödemiyorlar ? Suyu atık sudan mı bağlıyorlar, elektrik kendi imalatları mı ? Personel sevabına mı çalışıyor ?

O halde iki seçenek kalıyor :

  1. “Normal” mağazalarda bizleri kazıklıyorlar.
  2. Buradaki ürünlerin kaliteleri düşük ve/veya defolu ürünler.

Arada “seri sonu” gibi bazı ürünleri satan mağazalar da var. Buralarda gerçekten tek tek ürünler bulunuyor, dükkanlarda satılmış ve devamı olmadığı için toplanmış ( defolu iadeler de olabilir ) bedenleri bulunmayan ürünler. Bunlar da bu yazı içinde kaynadılar ama, kusuruma bakmasınlar artık.

Bir de bu “outlet center”lardaki yiyecek satan dükkanlar var ki onların da “outlet” olduğunu düşünmek bile istemiyorum :)

Nis 06

Ey Türk gençliği !

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK
20 Ekim 1927

Mar 12

İçinden solo geçen şarkıların yüreğinde bir yer var dertlenince sığındığım.

Şub 25

Bu aralar, 4-5 yıl öncesinin sık dağıtılan mesajları sürekli olarak yeniden dolaşmaya başladı internette. “Olağanüstü” ya da “mutlaka görmelisiniz” gibi uyarılarla, görmekten yıllar önce bıktığımız mesajlar tekrar tekrar düşüyor posta kutularımıza.

Sanki binlerce kişi bir anda ilk defa internete girmeye başlamışlar ya da yıllardır kapalı tutulan bir grup mesaj birden ortalığa salınmış gibi.

Vakti zamanında günlük ortamala mesaj sayısı 800 ile 1000 arasında olan benim gibi kullanıcılar sanıyorum bunlardan oldukça şikayetçidir.

Ama işin en boktan tarafı yıllar öncesinin yardım/hastalıkla ilgili mesajlarının da hortlaması ve gönderenlerin bunların aslı astarı var mı  diye araştırmadan eline gelir gelmez, hıyar gibi bütün posta kutusundaki kişilere gönderilmesi. Oysa bu mesajlar yıllar önce gönerilmiş ve iletişime geçildiğinde hastanın kaybedildiği öğreniliyor. İnsanların acısını deçmekten başka bir işe yaramıyor yani.

Oca 27

gözümden sıyrıldı gözünün yeşili
-ki içinde kahverengiler dans ederdi-
ve yağmur kokulu bir akşamın ankarasında
sessizliğini bıraktım bir ağacın dibine
şubata değecekti ocak neredeyse
neredeyse elime değecekti elin

belki bir gün adını da unuturum senin

Oca 27

Bu “sözlükte başlık açar” gibi başlık atmak da elime/dilime nerden bulaştı bilemiyorum.

Bu sitede arada sırada okuduğum kitaplara ve izlediğim filmlere dair yorumlarımı da yayımlıyorum. Konularla ilgili bir bilir kişiliğim olmadan, bende bıraktıkları izlenimleri, ahkam keser gibi değil de hissettiğim gibi yazmaya çalışıyorum.

Bunlardan bir tanesi acayip tuttu. 50 tane falan yorum oldu, daha da hala devam ediyor yorumlar. Varsın etsin, ne güzel.

Ama dikkatimi çeken bir şey var ki, bir kitap hakkında yapılan yorumları yazan kişilerin bir çoğu, değil bir kitap hakkında yorum yazmak hayatlarında Türkçe dersi bile almamış gibiler. Dilbilgisi adına bilinen ne varsa, bu yazılarda hiç birisi yok. İnsan ister istemez “Böyle yazan biri, okuduğundan ne anlayabilir ki !” diye düşünmeden edemiyor. Hatta bazen bunu yorum sahibine direk cevap olarak da yazıyorum.

Siteyi ilk açtığımda, doğru Türkçe ile yazılmamış yorumları yayımlamayayım demiştim ama o zaman da zaten az olan yorumlar neredeyse hiç olmayacaktı. Sonra bu mesajları bir uyarı  ile yayımlayayım dedim ama baktım ki onlar çoğunlukta, fazla ses etmemeye karar verdim.

Ama hala aklımın almadığı iki şey var :

  1. Yazmayı bilmeden yaşamak nasıl bir duygudur.
  2. Yazmayı bilmeden nasıl okunur ?
Oca 27

Yazılacak bir şey olmadığında da yazılmalı mı bu “blog” denilen güncemsi yere ? Yoksa bir şeylerin “yazılacak” olup olmadığına bakmadan, hepsini “yazacak” bir şey olarak değerlendirip illa ki yazmak mı lazım…

“Öğlen yemeğe gittik alış veriş merkezi çok boştu. Kriz her yeri etkiledi azizim.” gibi bir şey mi yazmalıyım ben de mesela öğlen gittiğimiz alışveriş merkezinin çok boş olduğunu fark ettiğim için. İyi de yazsam bile arkasını getirmem bunun, bu bihaber halimde dünyanın ahvalinden. Ya da “Zaten Ankara’nın en gözde alış veriş merkezleri de şu ile bu…” diyip kendimce Ankara’daki alışveriş merkezlerini mı sıralasam ?

Aman bana ne. Yazacak bir şey de yok aslında yazılacak bir şey de. Hiç değilse bunu yazayım da günce dolsun inceden.

Köşe yazarlığı da zor iş olsa gerek yahu; her güne yazacak bir şey bulmak… Peh peh…