Tag Archives: yemek

Erkek Erkeğe Mutfak Sohbetleri : Pilav

Öğlen yediğim pilavın tadını hiç beğenmedim. Yalnız tadı değil kıvamı da çok kötüydü. O halde bu iş nasıl yapılıyor diye yazayım, herkes bu engin bilgilerimden faydalansın istedim.

Efendim, pilav yapmanın 4aşaması vardır: ayıklama, ıslatma, pişirme, demleme. Bu aşamalardan önce biraz ana maddemiz olan pirinçten bahsetmek istiyorum.

Beyler, marketten alış veriş yaparken paketlerin üzerini okuma alışkanlığınız yoksa bile pirinç alırken mutlaka okuyun. Bu pirinç denen nimetin benim sayabildiğim kadarıyla 17.543 çeşidi var. Marketlerde en fazla 10-15 tip bulunuyor ama olsun : Baldo, lüks baldo, kırık, çıkık, yaseminli, jasminli( ukalalar) , öz hakiki baldo, pilavlık, dolmalık, çorbalık, salatalık, kepekli, glutenli, gluteni alınmış, gluteni alınıp sora yeniden koyulmuş, nişastası hafifletilmiş, ayıklanmış, ayıklanmamış, ayıklayacak çocuk gelmediği için üzerinde ayıklanmış yazmasına rağmen paketin üzerinden taşları görünen…….

Hangisini seçmeniz gerektiğine siz karar verin, ben lüks baldo deneni kullanıyorum kendim alıyorsam. Önemli olan hangisini seçmişseniz bir daha hep onu almak. Çünkü bu pirinçlerin her birinin ayrı huyu var ve bütün tarifler bir yana, onu zamanla öğrenip doğru tadı buluyorsunuz.

“Kendim alıyorsam” dedim ya, bizim bir yerlerde bir tanıdıklarımız varmış, onlar , sağ olsunlar, bize çuvalla gönderirler pirinci. Annem de yarım çuvalı bana verir. (Sanıyorum Çinli bu tanıdıklar. ) Dolayısıyla benim pirincin cinsi “annemin pirinci”. Tarifleri buna göre vereceğim.

Bir de Tosya ( Kastamonu’nun mis gibi çeltik kokan bir ilçesi) denen yerden geçiyorsanız, yol kenarında pirinç satanlara denk gelirsiniz. Oralarda durup pirinç alacaksanız sakın muhabbet etmeyin, pirinçlerin adını sormayın, gözünüze kestirdiğinizden alın ve yola devam edin. Zira inanılmaz şirin Kastamonu şivesiyle size pirinçleri anlatmaya başlayan o teyze ve amcalar hayatınızın geri kalanında fobi geliştirerek pirinçten korkmanıza neden olabilirler : “Matellü de alabülü, sarıgılçık da. Hepisinde az az verem, hepisi ayrı gözel. Aha buna suyu az koya, buna yarım koya, aha buna bibıçık koya ama kavurmaya. Bunu daşı oğmaz, bunda olu, ayıklamadan yüme. Ba bundan da vere isteğsen. Neççen sen, dolma diysen bununki güzel olu, pilav diye aha bu.” Anaaa, bizim bildiğimiz pirinç Tosya’da destan olmuş da haberümüz olmamuş . Beni dinleyin hemen “götün götün gaçıverü” oradan. 🙂

Neyse efendim. Pirincimizi seçtik artık. Başlayalım pilavımızı yapmaya.

İlk aşama ayıklamadır dedik. Malum “pirincin taşı” olur. Bu taştan bir şey olmaz diyenler, samimi bir diş hekiminiz yoksa sözümü dinleyin, mutlaka ayıklayın. Bu ayıklama işi için genişçe bir tepsi kullanılıyor. Bir su bardağına pirinç doldurun ve bunu tepsinin bir kenarına tepeleme yığın. Tepsiyi alıp aydınlık bir yere gidin. Oturup tepsiyi dizinize koyun ve o tepeden ellerinizle pirinçleri yaya yaya tepsinin boş olan kısmına doğru çekin. O sırada taşları bulun ve alıp tablaya atın. Pirinçlerin arasında gördüğünüz kahve tanesi, uzaktan kumanda tuşu, kırmızı kalp gibi nesneler muhtemelen tepsinizin desenleridir, heyecanlanmayın. Koyu ve düz renkli zemini olan bir tepsi bu iş için en idealidir.

“Yok aydınlık yer, yok dizimize koyalım ne yahu bunlar. Ben ayaküstü beş dakkada ayıklarım onu” diyen sevgili hemcinslerim, istediğiniz bütün yöntemleri deneyin. En sonunda varacağınız nokta benin tarif ettiğim olacaktır 🙂

Ayıklama işi bitince pilav yapımının en ciddi ve en beceri isteyen yerine gelinir : “pirinçleri tepsiden ıslatacağınız kaba boşaltmak”. Hanımların “pıt” diye yaptığı bu işlem biz erkekler için tam biz zulümdür. O koskoca tepsiden, o kaba o pirinçler bir türlü geçmek istemezler. Tezgahın üstünü ve yeri tercih ederler genellikle. Bu işlemi tamamladıktan sonra ilk başladığınızın yarısından daha fazla pirinciniz varsa başarılı olmuşsunuz demektir.

Pirinçleri kaba aldınız. Onları iyice yıkamanız lazım. Pirinç zor yıkanır. Kabı defalarca suyla doldurup boşaltmanız ve pirinci bir kaç defa suda bekletmeniz gerekir. Günümüzde büyük şehirlerde bahsedilen su sıkıntısında pirincin ciddi bir yeri vardır. İster inanın ister inanmayın.

Yıkandığına kanaat getirdiğiniz pirinci şimdi “ılık” suda biraz bekletmeniz gerekir. Bu sırada suya bir çay kaşığı da tuz atmalısınız. Bu bekleme süresi pirincin cinsine göre değişecektir. Ben fazla acele ettiğim zamanlarda 20 dakika kadar, zamanım varsa 1 saat kadar bekletiyorum. Su ılık derler ama soğuk da olur. Yeter ki sıcak olmasın, o zaman pişiyor çünkü.

Islatma aşamasından sonra artık pişirme bölümüne geldik. Ayıklanan ve ıslanan pirincimizin ıslatma suyunu döküyor, bir kaç kez daha yıkadıktan sonra :

1. tencereye alıp 10-15 dakika kavurur, yağ,tuz ve su ilave eder
2. tencereye su, tuz ve yağ ilave koyup, sonra pirinci üzerine ekler
3. tencereye yağ koyar, pirinci yağla iyice kavurur üzerine tuz ve su ilave eder
4. tencereye su koyar, su kaynayınca pirinci, yağı ve tuzu ekler

sonra kapağını kapatarak, kısık ateşte, suyunu çekinceye kadar pişiririz.

Yukarıdaki 4 çeşit ve annenizden duymuş olabileceğiniz birkaç çeşit daha pilavın farklı pişirilme yöntemlerinden biridir. Sonuçlar arasında ciddi farklılıklar olduğunu söyleyemeyeceğim. Tabi pirinçleri kavurduğunuzda renkleri siyaha dönmüş ve bir kısmı da patlamışsa bilemem 🙂

“Annem yaptığında da arada koyu renkli pirinçler oluyordu ama” diyenler, onlar şehriye 😉

Tavuk ya da et suyu kullanacaksanız haricen başka yağ koymayınız.

Burada önemli olan koyacağınız su miktarı. Pilavla ilgili yapılan muhabbetleri uzaktan dinleyenler matematikçiler ya da bahisçiler aralarında bir konu tartışıyorlar sanabilirler, zira “bireiki, birebirbuçuk, önce bireiki koyup sonra yarım daha ilave ettim” gibi sözler sık kullanılır. Burada bahsedilen ne kadar pirincin ne kadar suyla pişirileceğidir. En genel kavram “1 bardak pirince 2 bardak su” olanıdır. Tabi burada sizin tepsiden kaba ve kaptan tencereye aktarmayı başarabildiğiniz kadar pirincin oranından bahsediliyor. Ona göre 2 katı kadar su koyacaksınız.

Bu oranın gerçek olanı zaman içinde kullandığınız pirince göre sizin tarafınızdan öğrenilecektir. Hatta suyu az gelen pilava su ekleme ( pişmiş aşa su katma) tekniklerini de öğreneceksiniz zamanla. Güzel pilavın sırrı ona zaman ayırmakta ve önceleri çok kötü pilavlar yemekte 🙂

Pirinciniz suyunu çektiğini kaşıkla şöyle bir karıştırarak anlayabilirsiniz. Ocağın altı kısık olduğu için bu su çekme yaklaşık olarak 20 dakika sürecektir. Ocağın altını çok açarsanız su daha çabuk çeker ama pilav pişmez. Arada tahta kaşıkla biraz tadına bakıp istediğiniz gibi olup olmadığını kontrol edin. Size pişmiş geliyor ( muhtemelen yanılıyorsunuzdur ama olsun) ve hala suyu varsa kapağı ve ocağın altını biraz açıp kalan suyu daha çabuk buharlaştırabilirsiniz.

“Neden tahta kaşık kardeşim ben metal yemek kaşığıyla bakacağım” diyorsanız “bakın o zaman” derim. Bakınca neden tahta kaşık dediğimi anlarsınız. (bkz : yanıkta acil yardım)

Pilavınızın suyunu yeterince çektiğine ve olduğuna kanaat getirince altını kapatıyoruz. Burada demleme aşaması başlayacaktır.

Demleme dediğimiz “pilavın içindeki buharın , pilav sıcaklığını kaybetmeden, yoğunlaştırılarak pilavdan uzaklaştırılması tekniği”dir. Yani “temiz bir bez ya da bir kağıt havluyu tencerenin ağzına koyup kapağı kapatın, 15 dakika bekleyin” demektir.

Benim pilav için ayrı havlum var valla, sizi bilemem.

İyi bir pilavda pirinç taneleri normal hallerinde tek tek durmalıdırlar. Kaşığı ( çatalla yiyenler de varmış) daldırdığınızda taneler serbest salınımla kaşıktaki yerlerine karar veriyor ve bazıları nazikçe tabağa geri düşebiliyorsa bu iyi bir pilavdır.

Kaşığı daldırdığınızda, taneler kaşığın aralarına girmesine izin vermiyorsa, kaşığı kaldırırken tabak da birlikte geliyorsa, ağzınıza attığınız kısımdan kaşık geri çıkmıyorsa, ağzınızda çiğnediğiniz nesne ilkokul 4. sınıfta öğretmen sizi yakaladığında korkudan çiğnediğiniz kopya notlarınızdan daha kötüyse, pilavı bıçakla keserek yemeniz gerekiyorsa, pilav, pilav olmamış demektir.

Burada kendi ürettiğim bir özlü sözü sizlerle paylaşmak isterim :”Çok su lapa, az su lata”

Şimdi beyler; oturdunuz yiyorsunuz, tadı gayet güzel olmuş, mutfak zemininde 70 ve mutfaktan oturduğunuz yere kadar olan mesafede sizi takip eden 30 taneden daha az pirinç var; kendinizi son derece başarılı ve hatta neredeyse Mengenli hissediyorsunuz. O halde son bir test, elinizi üzerinizdeki pantolonun cebine sokun, oradan pirinç çıktı mı, çıkmadı mı ? 🙂

Cümleten afiyet olsun 🙂

( Beyler, sabah kalktığınızda yatakta bir kaç pirinç olacak; korkmayın. O normal 🙂 )

Ek : “Hanımlar için pilav tarifi”
1. Pirinci ayıklayın
2. Islatın
3. 1e2 su, biraz tuz ve yağ
4. Demleyin
5. Afiyet olsun

( onların sanıyorum genlerinde var 🙂 )

Share Button

Tuzluk


Çok sıradan, binlerce çeşidi bulunan ama vazgeçilmez bir sofra nesnesidir tuzluk. Her ne kadar tuzu elle “çimdikleyip” parmaklarla ekmek gibi bir alternatif mümkün olsa da yine de taşıma, koruma, kullanma ve paylaşma söz konusu olduğunda tuzluğun yerini hiç bir şey tutmaz.

Dün bir can dostumla yemek yiyip hasbihal ederken geçti bu tuzluk bahsi. Düşününce ( ben düşünebiliyorum da) tuzlukla ilgili ne kadar çok şey geldi aklıma. En azından tuzluk dendiğinde ilk akla gelen en az 10-15 farklı çeşit tuzluk oluyor. Sonra detaylara indiğinizde bunların tıkananları, tıkanmasın diye içine pirinç konanları, pirinci fazla kaçırıp 2 günde bir tuzluk doldurmak zorunda kalanları, elinize aldığınızda sizde önce kullananın nasıl bir hıyar olduğunu anlamanızı sağlayan vıcık vıcık yağlı olanları, 3 deliğin ikisine kürdan sokup onları tıkamayı akıl edenlerin nasıl olup tek deliklisine tuz koymayı akıl edemediğini ve yemekte olduğunuz şeyleri de aynı zekaya sahip kişilerin pişirdiğini düşünerek yemeğin boğazınıza dizildiği anları, cümenin çok uzadığını ve sonunu bağlayamayacağınızı anladığınızda sanki ağzınıza bir avuç tuz atmış gibi yüzünüzü buruşturduğunuzu…. Öhm…

Bu tıngırtı hakkında en büyük muamma, sanıyorum ki, “Hangisi karabiberlik hangisi tuzluk ? ” olarak özetlenebilecek durumdur. Biliyorsunuz Ferhat’la Şirin, Kerem ile Aslı, Ediyle Büdü, GSM ile SMS gibi ayrılmaz bir ikilidir tuzlukla karabiberlik. Ama genellikle biri tek, biri çok ( 3 ya da 5 olması alışılagelmiştir) delikli olan bu ikilinin hangisinin tuz hangisinin karabiber için üretildiği ve kullanıldığı hep sohbet konusu olur. Tuzu çok seven ve yemeğin tadına bile bakmadan tuz eken bir millet olarak genellikle çok deliklisini tuz ekmek için kullanırız ki rahat ve bol bol aksın. Ama tek delikten bile kolaylıkla akabilen bu tuzu her zaman da fazla kaçırırız. Oysa taneleri minicik, hafif ve birleşmeye eğilimli karabiberi, minicik bir deliğin tek çıkış olduğu eşe doldurur ve istediğimiz tada ulaşana kadar 15-20 sallamalık bir kaç set yapmamız gerekir.

Nadiren de olsa gitmiş olduğum lüks lokantalarda ( tipime bakınca pek almıyorlar, o yüzden nadir ) tuzun tek, karabiberin çok delikli olana konduğunu görünce, bunlar doğrusunu biliyorlardır diye düşünüp mutlu olurum hep. Zaten 6 tane ızgara köfte ve bir patates kızartmasına 40 milyon istediklerinde küfretmememin ardında yatan da bu “bunların bildiği bir şey vardır” duygusu oluyor.

Bazı tuzluklar da içlerinde ne olduğu ( daha doğrusu ne olması gerektiğini) belli edecek şekilde tasarlanmışlardır. Ya üstlerinde “tuz, karabiber” yazar, ya bunların indgilizceleri ya da baş harfleri olan S ve P harfleri yer alır. ( Ay nov ingiliş). Ama bizim bazı lokantacılarımız nedense üstlerinde ne yazdığına bakmadıkları için ( baktılarsa da anlamamışlardır demeye dilim varmıyor) kendi kafalarına göre içlerini doldururlar ve siz “bi gıdım da karabiber ekeyim” dediğiniz pilavı birden tuza boğarsınız. Üstelik kesinlikle bilinçsiz ya da akılsızca yapılmış bu uygulamayı garsonlara anlatmanıza da imkan yoktur.

– Birader şu pilavı bi değiştirsene
– Neye ?
( “Niye” mi demek istedi “neyle” mi ? Haydi ben “niye” demiş gibi cevap vereyim)
– E karabiber diye aldım, tuz koymuşsunuz, şap gibi oldu
– Neden ?
– Karabiberliğe tuz koymuşsunuz
( Üzerinde P harfi olanı alır eline döker)
– Duz işte
– Tamam da o tuzluk değil karabiberlik
– Neye ?
( Ulan sorunlu ben miyim sen misin ?)
– Üzerinde P harfi var gördün mü ?
– Hee
– İşte o karabiber demek
– Neye ?
– Model olsun diye öyle yapmışlar. İngilizce aslında; S tuz, P karabiber demek.
– ( Bön bakışlar )
– Neyse sen şu pilavı değiştiriver
– Neye ?

İşin sonu P ve S’yi çok daha Türkçe ve kavgaşinas kelimelere bağladığınız bir cümleyle sonlanır. Ama sonuç değişmez; ya pilavı tuzlu tuzlu yersiniz ya da yemez ama hesapta ödersiniz. Dayak gibi bir seçenek de alternatifler arasında tabi. ( Ay dont nov kungfu.)

Dekoratif olmak adına bu ikiliyi çok farklı şekillerde tasarlayanlar ve bu tasarımları alıp kullananlar da hiç az değil. Benim evimde bir çift civciv, birbirine sarılan bir başka çift gibi çeşitler mevcut örneğin. Ama benin tercih ettiğim yine de en sıradan ve şeffaf olanlar. Ve en güzeli de sanıyorum şeffaf olanları. İçinde ne olduğunu görüyor elinize alırken de deliklerine bakıyor ona göre ekiyorsunuz. Garson da, tabaklar da sizin burnunuz da sağlam kalıyor.

Share Button

Erkek erkeğe Mutfak Sohbetleri : Makarna


Başlığı görür görmez anladınız değil mi olayı 🙂 Size bugün makarna tarifi vereceğim. En kolayı o zira.
Efendiiim, öncelikle bir paket spagetti tabir edilen ( neden çubuk demeyelim buna) makarnadan alınır. Geçmiş tecrübelerimiz makarna konusunda bize belli bir uzmanlık vermiş olsa da yine de paketin üzerindeki pişirme talimatı okunur. Makarna pişirme konusunda bir gelişme yaşanmadığı görülerek mutlu olunur.

Evdeki en büyük tencereye alabildiğince su koyulur ve ateşin üzerinde kaynamaya bırakılır. ( ki bu tencere hiç bir zaman makarna pakedinin üzerinde yazan kadar büyük olamaz. “yaklaşık 5 litre suya” diyor adamlar, evdeki akvaryumda bile 3 litre su var. e yani) Kaynama kısmı çok önemlidir. Zira kaynamamış suya ( soğuk demeye dilim varmadı ama herkes acemi oldu değil mi bir zamanlar) atılan makarnaların, makarna olmaktan vaz geçerek birbirleriyle birleşme ve bir hamur yumağı olma eğilimleri olduğu “ülen bir makarna yapmak ne kadar zor olabilir ki” diye mutfağa gidilen ilk makarna yapma deneyiminde bizzat öğrenilmiştir.

Su kaynamaya yakın içine bolca tuz atılır. Eğer makarnanın tencerenin dibine yapışmasından endişe ediliyorsa bir miktar sıvı yağın da suya katılması anlayışla karşılanmaktadır. Bu yağ olayını öğrenene kadar 1 paketten 1 porsiyon bile makarna çıkaramamış olmanız sizin kabahatiniz değildir. Suyun kaynadığı, ciddi ciddi fokurdadığı görüldüğünde makarnaları içine atma vakti geldi demektir.

Burada cins ve acemi bir erkek makarnaları tek tek atma eğilimi sergiler. Bu yaklaşımla son makarnaya gelindiğinde ilk 25 makarna eriyerek suya karışmış ve ondan sonraki makarnalar da muhtelif kıvamlarda pişerek “makarna pişirmenin 40 yolu” isimli kitaptaki her bir yola ait örnekler haline gelmiş olurlar. Bu durumdaki makarna “anneminki daha güzeldi sanki yahu” içsel düşüncesiyle yenebilir durumda olmakla birlikte, sindilirilebilir olma özelliğinden çok şey kaybetmiştir. Tabak bittikten 30 dakika kadar sonra “elle göbeği ovuşturma” seromonisi sizi beklemektedir.

Kaynayan suya bütün makarnaları birden atmak gerekmektedir. Lakin bu çubukların tencereden uzun olmaları gibi bir durum söz konusudur. Bu durumda acemi erkek:

1. panik yaparak dışarıda kalan uçları şiddetle bastırmak suratiyle tencereyi devirmek
2. makarnayı kırıp öyle atma düşüncesiyle geri çıkarmaya çalışmak
3. kaşık ya da adı bilinmeyen bir mutfak aletiyle hızla vurarak ortalığı batırmak
4. daha büyük olduğunu düşünülen ve kesinlikle daha küçük olan bir tencereye ( bkz : erkeklerde görsel algı ve farazi oransal yorumlama) suyu ve makarnaları aynı anda boşaltmaya çalışarak ocağı, halıyı, fırını, pantolonu ve atleti ( erkek adam atletsiz yemek pişirmez) eğer akıl edebilmişse mutfak önlüğünü, akşam yemeğini ve her iki tencereyi çok uzun bir süre kullanılmaz duruma getirmek
5. ikinci dereceden az olmamak kaydıyla vücudunun en az %2 ‘sini yakmak

şeklinde genellenebilecek davranışlardan en az birini birini sergiler.

Oysa bu davranışları daha önce sergilemiş olan tecrübeli erkekler, makarnaların dışarıda kalan uçlarında sakince bastırıldığında, bir süre sorna ( ki bu pişme süresi dahilinde kabul edilebilir bir süredir ) makarnaların aynı sakinlikle tamamen tencerenin içine girdiğini bilirler.

Makarnalar suya başarıyla sokulduktan sonra erkeğin temel endişesi süredir. Üzerinde 7 ila 9 dakika arasında yazan zaman dilimi daha önceki tecrübelerinde 15 ile 42 dakika arasında denenmiş ver her seferinde farklı sonuçlar alınmıştır. hatta bu sonuçların bazıları üst kattaki komşunun itfaiyeyi araması şeklinde bile olabilir. Zira “erkeğin el kitabı”nda “7 dakikada neler yapılabilir” başlığı altında yer alan hiç bir seçenek, bir erkek tarafından 7 dakikada tamamlanabilecek bir şey değildir. Ya sadece bakmaya gitmişken televizyona dalar, ya elimi yüzümü yıkayayım derken oradan küçük abdeste oradan da büyük abdeste geçiş yaparak dergideki son teknoloji haberlerine dalar, epostalara şöyle üstünkörü bir bakayım derken gözü yanıp sönen bir a/s/l mesajına takılır, ona cevap verir falan filan….

Ama tecrübeli erkek bilir ki : “yemek pişerken, süreyle ilgili bir olay söz konusuysa gözünü yemekten ayırma”. Yine bilirler ki “mutfakta ne kadar hızlı dolaşırsan dolaş pişme süresi sabit kalır.”

Bu süreçte “pişmiş midir ki artık” kontrolü erkeğin yaş ve tecrübe durumuna göre metal çatalla tadına bakarken dudaklarını yakmak, cama yapıştırmak, tavana yapıştırmak, bir diğer arkadaşa tattırmak, tabağa koyup tabağı yan çevirerek kayıp kaymadığına bakmak, havaya atıp tutmak ya da tutamamak, kız arkadaşın bluzundan içeri atmak ve tahta kaşıkla tadına bakmak seçeneklerinden bir ya da bir kaçıyla yapılır.

Piştiğine kanaat getirildiğinde ise acemi erkekler tarafından hemen, tecrübeli erkekler tarafından ise 1-2 dakika daha beklenerek ateşten alını. Zira tecrübeli erkek “tek pişmiş olan makarna sizin kontrol ettiğinizdir, diğerleri kesinlikle henüz çiğdir” şeklindeki Murphy kuralını ve Murphy’nin de bir erkek olduğunu bilir.

Ateşten alınan makarna, makarna süzgeci isimli alete küllüyen ve bir çırpıda ve korkmadan boşaltılarak süzülmek zorundadır. (“Suyu çekinceye kadar” tarifi pilav içindir arkadaşım…) Bu süzme işlemi sırasında süzgecin lavabonun içinde olması en akıllıca olanıdır. Makarna süzgecine ne gerek var hepsi süzgeç değil mi işte diye evdeki başka bir süzgeci de kullanabilirsiniz. Lakin bu süzgeç eğer tel süzgeç gibi sık delikli bir süzgeç değilse o zaman lavabonun çok temiz olmasına fayda var. Zira gözünüzün önünde süzgecin delikleri arasında süzülerek süzgeçi terkeden ve sizi “aaa aaa anaaa aa aa aaa” diye bağırtan makarnaları o lavabodan tek tek toplamak zorundasınız demektir. Ve evet o makarnalar acayip bir şekilde yapışırlar lavaboya…

Eğer makarna süzgeci kullanmışsanız, bir takım asi makarnaların bu süzgeçten kaçmaya çalışması ve değişik uzunluklarda saçaklar oluşturması normal bir davranıştır. Bu saçaklanmış makarnaları tercihen uzun olan taraftan çekerek ( evet elinizle, korkacak bir şey yok. makarna onlar. biraz sonra yiyeceksiniz hatta) tencereye atmanız, “lavaboya değmiş midir, pis midir” düşüncesine kapılacak kadar titizseniz, önce şöyle bir sudan geçirmeniz de makarna yaparken kabul edilebilir bir davranıştır.

Makarnaları şu ya da bu şekilde süzdükten sonra annenizin yöntemine göre soğuk sudan geçirebilir ya da geçirmeyebilirsiniz. Bu size kalmış.

Sonra az önceki tencereye ( eğer hala kullanılabilir durumdaysa) zevkinize göre bir miktar yağ (tere, sıvı, mısır, zeytin, soya, boya ( karışır bazen korkacak bir şey yok) vb.) koyarak yağ ısınınca ( rengi değişince ısınmış değil yanmış oluyor) süzülmüş makarnayı boşaltıyoruz. Beyler, burada önemli bir püf noktası var : makarnalardan ne kadarı tencerenin içine girerse o kadar çok makarna yiyebilirsiniz. ( ayrıca bakınız : halı üzerinde ezilmiş, haşlanmış makarna temizleme kılavuzu )

Burada artık süre falan yok, şöyle 1-2 dakika çevirip kapatın tencerenin altını, yeter artık daha fazla atraksiyona gerek yok. Makarnanız pişti ve yenmeye hazır.

Mutfak hala kullanılacak haldeyse isterseniz sos falan da hazırlayabilirsiniz ama sakın bana güvenmeyin o konuda. Sevmem de, yapmam da, yemem de…

Bütün bunlardan sonra makarnanızı yenebilir bulduysanız ve yediyseniz, makarna pişirdiğinizi arkadaşlarınıza söylediğinizde “makarna pişirilmez haşlanır” diye bir laf duyacaksınız ki bu aynı “ney çalınmaz üflenir” gibi bir şehir efsanesidir. Takmayınız kafanıza.

Çubuk makarna dışında burgu, fiyonk, erişte, yüksük, boncuk, kelebek, mantı, dirsek, çarliston, petek, bukle, lazanya, şapka, teker, sebzeli, kepekli, veronelli, hayvancıklı, harfli gibi isimleri olan bir çok çeşit makarna daha bulunmaktadır. Ayrıca bu makarnaların numaraları, ince ve kalın kesim gibi çeşitleri falan da olabiliyor. Bu ürünler de aynı şekilde pişirilirler. Sadece süre kısmında küçük değişiklikler olabilir ki bunlar da paket üzerinde yazar.

Beyler; ellerinize sağlık, cümleten afiyet olsun 🙂

Share Button