Tag Archives: ankara

Fotoğraflarımdan

cd945d84828611e3a00112619dceaeda_8

Ankara’da Samanpazarı’nda bulunan Gramofon Kafe’den bir kare.

Share Button

z

lan kuğulu
lan kuğulu
şimdi böyle utangaç bakan kuğuların gözüme
gördükleri içindir bin kuğudan güzel bir kadının ellerini ellerimin içinde
çok eski vakitlerde gecenin bir vaktinde
nerdeyse eriyordum gözlerinin içinde

şimdi bu gece
yalnızlığın içinde
anısı kaldı mı diye bakarken her yerine
bir tek kuğular mahçup
bakıyorlar birbirini ıstmaya çalışan ellerime

yıla yeni başlamışken
hiç bitmeyen anıları depreştiren içimde
ikibinonun ikisinde üçünde
lan kuğulu
çok gidersin gücüme

Share Button

Fikrim’den Müslüm Geçti

Şşşt. Tamam, korkmayın, yok bir şey. Fikrimi Müslüm adında birisine takmış falan değilim, bütün bayanlar sakin olsunlar. Bakın Fikrim kelimesinden sonra gelen eki kesme işaretiyle ayırmışım değil mi ? Demek ki bu Fikrim dediğim şey bir özel isim. Yazıya başlık olarak “Fikrim Bar’da Müslüm Gürses’i dinledim” yazmamın yazıyı okunmaz kılma ihtimalini düşünerek böyle “gıllıgışlı” bir başlık attım.

Evet. Dün gece Ankara’nın SSK İşhanı’ndan bir süre önce yeni yerine taşınmış olan Fikrim Bar’da sahneye Müslüm Gürses çıkıyordu. “Ben bu adamı bir daha nerede bulup da dinleyeyim.” diye düşünen benim gibi yaklaşık 200 kişiyle daha, O’nu dinlemeye gittik biz de. Popçusu, rakçısı, ragacısı, metalcisi, pankçısı, hafif sosyetesi ve hatta birkaç meşhuru ile bir sürü kişi bu fırsatı değerlendirdik. Çok da iyi yaptık.

“Müslüm Baba”ya gelmeden önce orkestrasından bahsetmek istiyorum. Çok afedersiniz ama g.t kadar sahnede 8 kişi vardı. Kanun, klarnet, klavye, bağlama, keman, perküsyon ile klasik bir arabesk müzik orkestrasıydı. Hayatımda canlı olarak dinlemediğim müzik türü yoktur ama dün gece dinlediğim müziği ben daha önce dinlememişimdir. Mükemmeldi. Ve bunu oradaki herkesin adına da söyleyebilirim sanıyorum.

Benim müzikte ve özellikle de canlı performanslarda hayran olduğum taksim/geçiş/yol gösterme tarzındaki solo performanslar, özellikle keman ve klarnet, dinlediklerimin en iyisiydi. Hüsnü Şenlendirici hiç kusuruma bakmasın ( çok da umrundaydı), kendisine hayranımdır ama canlı dinlediğim her iki seferde de sahnede çok iyi değildi. Dün geceki ekip bu anlamda inanılmazdı.

“Müslüm Baba” saat 9:30 da gelecek dediler. Saati geldiğinde herkesin gözü kapıda, sanki hepimiz yıllardır hayranıymışız gibi yolunu bekliyorduk. Arada birisi ayağa fırladığında herkes geldi mi yahu diye bir heyecana kapılıyordu. Bu arada orkestra performansıyla hepimizin içini kıpır kıpır yapmış, uygun kıvama getirmişti. 3-4 yanlış alarmdan sonra “Baba” mekana girdi ve Biz babadan böyle gördük” ile programına başladı.

Değerli okur, biz de “Baba”yı ilk defa böyle gördük. Genelde medyada gördüğümüz – ki dün geceden sonra bunu aslında bize gösterilen olduğunu anladık – o donuk, etrafından habersiz, şarkı sözlerini unutan, sanki her zaman sarhoş gezen adamdan eser yoktu. Mekandaki herkesle göz temasını sürekli koruyan, şarkı söylediği sırada bile mimikleriyle bizlerle birebir ilgilenen, “lan oğlum” la başlayan sıcak ve samimi cümlelerle bir çok kişiye muzipçe sataşan, kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyen kimseyi geri çevirmeyen hatta bunu için şarkı aralarını biraz uzun tutan, sahneye, müziğe ve dinleyenlerine son derece hakim bir adamdı dinlediğimiz.

Yıllardır bize verilen bilgilerden edindiğim önyargılarımdan – her ne kadar onları kullanıp hayatıma yön vermesem de – nefret ettim.

“Baba” 2 saat sahnede kaldı. Her şarkısında bütün salonun ilgisini hep üzerindeydi. Bazı hayranların yanlarında getirdiği fotoğraflarını imzaladı hatta birisinin elindeki gençlik fotoğrafını gördüğünde “Lan oğlum, bunu nereden buldunuz, bu bende bile yok.” diyerek hepimizi güldürdü.

Aslında anlatılacak bir şey değildi. Sanıyorum benimle birlikte orada olanların bir çoğu bu görüşlerime katılır – ki ben de havaya girip bazı yerlerde çoğul olarak yazmışım -. Pek aşina olmadığımız ya da özel hayatımızda pek dinlemediğimiz bir tarz ve bir sanatçı ile çok güzel 2 saat geçirdik. Üstelik kafamızda yıllardır oluşturulan izlenimlerin de pek doğru olmadığını gördük. Hatta şöyle ki bu kadar zamandır sahnede dinlediğim hiçbir sanatçının izleyenlerine ”Sigara içmeyin yahu, sağlığa zararlı.” dediğini de duymadım ben. Lakin Müslüm Gürses arada bunu birkaç defa tekrarlayacak kadar duyarlıydı. Ayrıca yine dün gece gördüğümüz ve söylediği kadarıyla alkol de kullanmıyor. Ama kola içen birisine “Kola içilir mi yahu.” diye hayıflanmasından bunun pek gönüllü bir seçim olmadığı izlenimine kapıldım ben.

Ve tabi “Müslüm Baba”yı dinleme imkanını bizlere sunan Fikrim Bar’a ve geceden beni haberdar eden ve yer bulmamızı sağlayan arkadaşıma da teşekkür etmek istiyorum.

Daha önce bakmadığımız pencerelerden, daha önceden bilmediğimiz insanlara bakmak güzeldi.

Share Button

Her yolun sonu bir simitçi ve bir heykele çıkan şehir

Yıllar önce, Ankara’da yaşamaya başlamadan önce, bir şekilde 1 aylığına Ankara’da kalmam gerekmişti. Bilmediğim bir şehirde kaldığım zaman hep yaptığım şeyi, o zaman da yaptım : Kaldığım yeri merkez olarak alarak yürüyerek bulabildiğim tüm sokaklara girip çıktım.

Süre uzun ve mekan da Ankara olunca bu “kaldığım yeri merkez alma” durumu giderek genişledi, edinilen bir Ankara haritasıyla, gece geç ve sakin saatlerde arabayla bile bir sürü yeri dolandım. Gündüz muhabbetlerinden adını duyduğum yerleri keşfettim, Sakarya’da “selam ağabey, aynısından mı ? ” diye müdavim kabul edildiğim bir barım bile oldu hatta 🙂

O zamanlar, çok keyif aldığım, bir alışkanlığım vardı: Her gece, defterimi açıp bir şeyler yazardım. Aklıma her ne gelirse. Genellikle şiir sayılabilecek bu yazılar, şimdi dönüp baktığımda tam bir günlükmüş aslında.

Ferhan Şensoy’un Gündeste isimli bir kitabı vardır. Özünde tam bir günlük olan bu kitap, yazıların tarih sırasına bakılmaksızın yayınlanması ve düz yazı değil de şiir şeklinde olmasıyla benzerlerinden ayrılır. Hele benim için öyle bir ayrılır ki, kütüphanede özel bir yerde durur. Kitabı mı önce okudum, o şekilde yazmaya mı önce başladım bilmiyorum. Her halükarda Ferhan Şensoy’un benden önce yazmaya başladığı kesin ama.

O defterlerin Ankara bölümünde, ilk 10-15 gün için çok az yazı var. Hatta o zamanlar yaşadığım şehirde ( Tokat – Artova) günde ( gecede) 5-6 sayfadan az yazmadığım düşünülürse, neredeyse hiç yok. İşte bu yazıların ilkinde ( Ankaradaki 10. güne denk geliyor) böyle bir şey yazmışım :


Ankara
her yolun sonu bir simitçi ve bir heykele çıkan şehir

Her yol kavşağına bu heykeller,
kaybolursanız adresi sormak için dikilmişler sanki

Şu Sakarya Caddesi,
neredeydi madenci abi ?

Bu yazıdan 1 yıl kadar sonra Ankara’ya taşındım ve 9 yıldır buradayım. Şimdi bakıyorum da her gün önünden geçtiğim heykellerin hiç birini anımsamıyorum. Aklımdaki bütün heykeller o yıllar önce gezinirken gördüklerimden ibaret. Bir de en sevdiğim mekanlardan biri olan Kuğulu Park’ın girişine 1 yıl kadar önce dikilen Tunalı Hilmi Efendi’nin heykeli.

Hep söylemişimdir, “bir şehirde yaşamak o şehri unutturuyor.”; en güzeli, turist olmak bir yerde.

E heykelleri unuttum da, simitçileri unuttum mu ? Yok canım, onları hala bliyorum. Hatta hangileri aynı fırından alıyor, hangisine tazesi ne vaktte geliyor onu bile bilirim. Şimdi çıkıp, toplallaya topallaya yürüyerek “bebek arabalı simitçi” amcadan bir simit alıp yiyeceğim hatta. Bu amcanın da bir kaç fotoğrafını çekebilsem, onu da yazacağım…

Bu yazıya esin kaynağı olan yazı : http://www.devletsah.com/ankaranin-heykelleri/

Share Button

ADEM

Ankara Rüzgarlı Sokak’taki Rüzgarlı Taksi Durağı Kulübesi’nin yanındaki tezgahın sahibi olan simitçidir. Çok değişik bir adamdır. Genellikle bu taksi kulübesinde durur. Orada olmadığı zamanlarda ise kimsenin bilmediği bir yerdedir. Kesinlikle olmadığı tek yer ise simit tezgahının başıdır.

Simit almak istediğinizde tezgaha yaklaşır ve etrafınıza şaşkın şaşkın bakınırsınız. Kendisi kulübede olsa bile sizinle ilgilenmeyebilir. Genellikle yanındaki taksicilerden biri “al bi oradan at içine parayı” şeklinde bir yol göstermeyle simit alabilmenizi sağlar. Etrafta hiç taksici yoksa kendisi de sizinle aynı şekilde bir iletişim kurar. Ama konuşarak değil de işaretle verir “al abi oradan, parayı içine atıver” talimatını. İçi dediği yer de simitlerin dizildiği alanın ortasındaki geniş boşluktur.

“Kaça simit” diye sorarsanız da yine eliyle 3 yapar size. 3 simit alıp elinizdeki 1 lirayı gösterdiğinizde yine işaretle “abi içinden alıver ” yapar.

Bu sabah simit almak için gittiğimde taksi kulübesinde bir pastaneden aldığı ıvır zıvırla kahvaltı ediyordu kendisi. Eğilip kaş göz ettim, o da beşıyla selamımı alıp kahvaltısına devam etti. Taksicilerden biri gelip “al abi sen ordan Adem kahvaltı ediyor da” dedi.

Arada sırada güne komik ve keyifli şekilde başlamamı sağlayan ve sıklıkla “lam seviyorum ben bu memleketi” dememe neden olan insanlardan birisi olduğu için yazmaya buldum kendisini.

Share Button

doktor olmanın dayanılmaz ağırlığı

bir kaç gün önce, ankara’nın trafik keşmekeşinin tam içinde eve doğru gitmekteyim. her zaman geçtiğim yollardan, hiç bir zaman geçmediğim kadar yavaş, kalabalık ve sıkıntılı bir biçimde duruyorum. gidiyorum demeyi çok isterdim ama söz konusu hareket nesnesi araba olunca, mevcut süratin gitmek olarak değerlendirilmesi söz konusu değil. eve bayağı yaklaşmışken, her trafik tıkandığında şuradan kaçsam da ileriden rahat bir çıkış vardır muhtemelen diye düşündüğüm yol ayrımlarının birisinde yine durduk. bu sefer kaçayım dedim. bulunduğum yerden doğru gidecekken hemen sağa döneceğim, ileriden sola döndüm mü tıkanıklığın ilerisinden eve çıkacağım. zekiyim ya !!!

aynen sağa saptım, ilerideki çataldan sola döneceğim ki girilmez yol ! mecburen sağdan devam ettim, ıssız bir sokak arasından gidiyorum. ileride bir yol görünüyor, orada sola döndüm mü daha da ileriden aşacağım tıkanıklığı. enayiler orada tıkansınlar bakalım.. çok zekiyim ben… yol ayrımında geldim ama sapacağım yol daracık. yahu burası tek yön olmasın dedim ama levha yok. ayrıca yolun kenarında her iki yöne de bakarak park etmiş arabalar mevcut, demek iki yönlü dedim, döndüm sola doğru. ama o anda da anladım ki burası tek yön ve ben tersten girdim.

karşıdan arabalar geliyor, hemen yanaştım sağdaki bir aralığa, onlar geçsin de ben de bir türlü çıkacağım artık diye. bir baktım en ondeki araba bana doğru yaklaşırken bir yandan da camı açıyor. “ters yön kardeşim” diyecek. ben de hemen yüzümü ekşittim “valla fark etmedim kusura bakmayın” falan demeyi düşünüyorum. ama amcam güler yüzle arabanın ön camındaki tıp amblemini gösterip “doktor işareti değil mi o” dedi. toparlayamadım birden “evet” dedim. “peki teşekkür ederim” dedi gitti. “doktor adamsın neden ters yöne giriyorsun” demeye geitriyor. “hiç sana yakışıyor mu” gizli anlamını da saklı tutarak.

işte o an karar verdim bu yazıyı yazmaya.

biz doktorların kaderinde hep bu vardır. ne zaman toplum tarafından ayıp ya da beğenilmeyen bir davranış sergilesek ya da laf etsek hemen “doktor adama yakışıyor mu” derler. “sen doktorsun hiç oldu mu bu şimdi” derler. “bir de doktor olacak” derler.

ben bu lafı eden insanlar da dahil, bütün insanların anatomosini, fizyolojisini, patolojisini ve daha birsürü lojisin okumama rağmen bu lafın nasıl bir metabolik faaliyet neticesinde üretilebildiğini anlayabilmiş değilim. tıbbın çaresiz kaldığı bir alan olsa gerek. tıp fakültesine girenlerin toplumdan ayrı, özel seralardaki saksılarda mı yetiştiklerini sanıyorlar, tıp fakültelerinde bir terbiye, ahlak ya da başka bir şey dersi verdiklerini mi sanıyorlar ya da doktor olmak için üniversite sınavında yeterli puanı tutturmak dışında başka meziyetler gerektiğini mi sanıyorlar anlayamadım gitti.

hayır okulların adı da “…. tıp fakültesi” diye geçiyor. “doktor evcilleştirme ve insani meziyyetler kazandırma yuvası” falan gibi özgün bir isimleri de yok ki.

şimdi ben de toplumda büyük bir hayal kırıklığı yaratma tehlikesini tek başıma sırtlanıyor ve gerçekleri açıklıyorum :

1987 yılında öys’den 472 puanın birazcık altı ve daha üzerinde puan alabilen herkes tıp fakültesine girmeye hak kazanmıştır. fakülteye girmek için de 2 yıllık yüksek okullardan tutun da diğer bütün fakültelre girmek için gerekli olan 2-3 evraktan başka hiç bir talep ya da ek testten geçirilmeden kayıtlarını yaptırmışlardır. okulu bitirmek için gerekli sınavları vermek ve bu sınavları verirken de gerekli ortalamayı tutturabilmek dışında hiç bir ek yükümlülüğümüz yoktu.

hiç bir hocamızın sınıfa ansızın dalıp da ortalık yerde “eşşek ” diye bağırarak, yüzü kızarmayanları olkuldan atmışlığı yoktur. zaten 15 kişinin birden üroloji polikliniğinde muayene yaptığı bir ortamda genellikle yüzü kızaranlar dışlanırdı hep.

( hatta asıl korkmanız gereken olayı da parantez içinde yazayım ( ben çok severim bu parantez içlerini (vallahi bak)) benim dönemimin geçmesi için gerekli ortalama 50 idi. benden sonraki dönemde bu ortalama 60′ a yükseltildi. yani, tüm konualrın %50’sini bilmemiz doktor olmamız için yeterlidir. benden sonrakilerin ise %60.. )

neyse…

okulu bitirdikten sorna da gerek mezuniyet belgesi , gerek diploma ve gerekse iş başvuruları sırasında da bir avukat, bir mühendis, bir işletmeci, bir peyzaj mimarı, bir edebiyat fakültesi mezunundan daha farklı bir test, belge ya da taleple karşılaşmıyoruz.

yani bizler sıradan insanlarız. aynı sizin gibi bizler de küfredebiliyor, acıkabiliyor, ters yola sapabiliyor, kırmızı ışıkta geçebiliyor, cinayet işleyebiliyor, sahtekarlık, dolandırıcılık yapabiliyoruz. bizim de aklımız bunlara eriyor, fiili olarak bunları yapma kudretimiz var. biz doktorlar da bir torpille bir yere yükselebiliyorlar, ya da bir salağın sözüyle en olmadık yerlere sürülebiliyoruz. ( siyasi öğeler katınca daha çekici oluyor yazılar diye okumuştum, o yüzden arada böyle laflar ediyorum.( unutmayayım da bir dahaki parantezde slogan atayım bari))

ayrıca bizler de acıkır, tuvaletimizi yapar ( yaaa bunu hiç düşünmemiştiniz değil mi, hatta ben bir yerde okudum bazı terbiyesiz meslektaşlarım – çok afedersinz- gaz bile çıkarıyorlarmış. diplomalarını ellerinden almak lazım onların. doktor adam, yani.. hiç öyle.. töbe töbe…. ), dans eder, sinemaya gideriz. sinemaya giderken bizler de bilet alırız. bizim biletimizin üzerinde de sizinki gibi F4-F6 yazar. “doktor – beğendiğin yere otur” diye bir şey yazmaz.

bize de elmanın kilosu, tavuğun adedi, hıyarın torbası size satıldığı fiyata satılır. bizim yumurtaların sarısı da sadece sizinki kadar sarıdır.

bizler de birlikte olduğumuz kişiyi aldatabilir, birlikte olduğumuz kişi tarafından aldatılabilir, hatta bu işi başka bir doktor ile de yapabiliriiz. ayrıca bizim birlikte olduğumuz kişiyi aldattığımız kişinin birlikte olduğu kişi de onu aldatıyor olabilir. ve bu zincirde herkes doktor olabilir. zira doktorlar da sevişir.

o yüzden “vay doktora bak bunu da yapıyor” diye bir düşünceniz varsa bunu artık kendinize saklayınız. zekanızı bu şekilde gözönüne sermenizin kimseye bir faydası yok. özellikle de size.

ayrıca bizim bu noktada “diğerlerinden “ufak bir farkımız var. başkaları derse belki hakaret sayılır ama bizim size “gerizekalı” dememiz, teşhis niteliğinde olabilir. 😉

olaya bir de tersten yaklaşıldığında asıl isyan etmesi gereken binlerce doktor adına ben değil de ( 60 milyon bizi dinliyor, gülmeyiniz lütfen) diğer meslek grupları olması lazım. “ne yani biz her haltı yapabiliriz, bu bize yakışır da doktorlara mı yakışmaz ulan” diye feryat etmeleri lazım. tabi tabi “ulan” diyebilirler onlar, doktor değiller ya. terbiyesizler işte. fizyolojik görgü kuralları, anatomik olarak ahlaklı konuşma, kibarlığın farmakokinetiği, gastrointestinal sitemin toplum içinde kokusuz kullanımı gibi dersleri almamışlar ki…. biz aldık hepsini… ( kendime not : “fesüphanallah” nasıl yazılıyormuş öğren, bir dahaki yazıda kullanırsın)

en başta bahsettiğim olayda zaten haksız olduğum için terbiyesizlik etmedim ama adama “araba doktora ait ama ben manavım” deseydim mesela, adam ne yapcaktı. “ha o zaman tamam manav kardeşim ben doktor sandım da kızdım, buyrun ben geri geri gideyim siz geçin” mi diyecekti. ( çok rica ediyorum manavlık mesleğiyle iştigal eden arkadaşlar, türkiye mavanlar derneği camiası, hal çalışanları sendikası gibi birim ve bireyler gereksiz alınganlık yapmasınlar bu örnek için olur mu ? )

tamam adam ters yönde geliyor, aç camı “ters yöndesin birader” de, adam “sana ne lan yürü git işine hade” derse çağır, birlikte dövelim. yok adam “bilmiyordum, görmedim afedersiniz” derse “canın sağolsun kardeşim de” devam et. ne diye daha kafadan, kendini gerizekalı durumuna düşürürsün hiç anlamıyorum.

“ters yöne girmiş hıyar, şimdi de ukalalık ediyor” diye düşünen okurlarım için ( iyice havaya girdim ben ( parantez parantezdir) ) bir örnek daha vermek isterim : moderatörü olduğum bir grupta, daha önce 250 defa gönderilmiş ve her türden zeka sahibi algılyabilsin diye muhtelif defalar 3-4 kez yayımlanmış bir karikatürü, 251. defa gönderildiğinde yayımlamadığım için ” doktor adamsın böyle sansür uygulamak sana yakışıyor mu” diye fırça atan bir üyeyle karşılaşmış bir adamım. iki penguen çölde duruyor yahu nesine sansür uygulayacağım… ( fesüühhpp hphp.. ee bu kelimeyi kesin öğrenmek lazım.. )

ayrıca daha hala beni ukalalık yapıyorsun diye suçlayacak olanlara hatırlatmak isterim : ben doktorum, doktor adam ukalalık yapmaz…

not : bu yazıya böyle göğsümü gere gere “yanlış yola girdim” diye başlamamın nedeni aydınlık ve telaşsız bir havada aynı “yanlış” yoldan tekrar geçtiğimde girilmez ya da dönülmez gibi bir uyarı levhası olmadığını görmüş olmamdır. tabi bu sefer yolun en sonundan sola değil de sağa döndüm. zira mercedesli bir bey amcadan eğitim almıştım. 🙂

Share Button

Minimum Tecavüz


duymadıysanız duyun diye, bir kaç gündür duyduğum bu başlığı alıp burada da aynen kullandım. evet konumuz “minimum tecavüz”

duymayan kaldıysa diye olayı da açıklayayım : ankara kültür ve tabiat varlıklarını koruma kurulu, ankara’nın şirin mekanlarından birisi olan kuğulu park’ın bir bölümünün yol yapılma çalışmasın çerçevesinde kullanılmasına karar vermiş. bu olayı, basın tecavüz olarak değerlendirmiş ve miktarın belirsizliği konusunda da hayrete düşmüş, sonuçta bu başlık çıkmış ortaya.

ne kadar bölümünün kullanılmasına karar vermiş, bu konuda bir açıklama yok. buna belediye başkanı ile şantiye şefi arasındaki birileri karar verecek. belki de dozer operatörü..

mesela bana göre minimum, 3 tane parke taşından ibaret. babama sordum % 15 dedi. bizim bakkal “yok indirim falan alıyorsan böyle al” dedi. mahalledeki nesbiye hanım teyze “ununu bol koyacaksın ki dadı da güzel olsun” didi. ehm, yani dedi. akşam çöpleri karıştırıp kartonları toplayan aileye sordum “odununu bize versinler 2 saate tek dal bırakmayız o parkta” dedi.

e hadi bakalım şimdi. nasıl bilebiliriz onlar ne diyecek !

bari 3-5 tane farklı proje yapıp onları oylasaydınız, kazananı da halka açıklasaydınız, belki daha olumlu karşılanır belki bir grup tarafından da destek görürdü. ama minimum ne demek yahu. hadi bana da izin verin, ben de venedik tacirliğine soyunup sırtınızdan minimum miktarda et alayım . yahu nesinden korkacaksınız ki, minimum dedim.

tabi kuğulu park’ın adı belediyenin bir yazısında geçince hemen harekete geçen sivil toplum örgütleri hemen ayaklanarak parkı istila ettiler ve “koruma altına” aldırlar. çankaya belediyesi de bu örgütlere destek verdi. zaten söz konusu kurulda da çankaya belediyesinden olan üye “hayır” oyu vermişti.

ankara’lı değilim. 8 yıldır burada yaşıyorum sadece. ama görüyorum ki 2-3 sende bir mutlaka bu kuğulu parkın bir tarafının bir şey yapılmasıyla ilgili bir proje mutlaka gündeme gelir. birilerinin kuğuyla mı bir sorunu var, küçükken ördek mi gagaladı, yüzmeyi mi bilmiyor nedir anlayamadım.

tamam kuğulu parkı kaldırırsanız yol çok genişler, hatta belki bir yonca kavşak bile yapabilirsiniz. lakin kuğulu parkın hem şeklen hem de manen bu şehre kattığı şeyler, benim gibi sonradan buraya gelmiş birisi için bile saymakla bitmez. hele ki çocukluğunda anneannesinin elinden tutarak o parka gelmiş, şimdiki eşiyle orada vakti zamanında gizlice buluşmuş ve ne bileyim, aklıma gelmeyen daha sayısız anının sahipleri için çok daha fazla anlam ifade eder. hani Atatürk bulvarını trafiğe kapatsanız bu kadar tepki almazsınız ama kuğulu park olmaz.

sanırım bu bir inatlaşma oldu artık. birileri illa ki o parka bir çivi çakacaklar, bir ağacı kesecekler, gölün suyunu boşaltacaklar iki tane kuğuyu hakkari’ye sürecekler de rahat edecekler. ya da o günleri görmeden çekip gidecekler 🙂

Share Button

! – 5

yerinde saymayı alışkanlık haline getirmiş, ve fakat uygun adımla, oysa gözleri hep ileri bakan, ileriyi merak eden, ve artık geçmişi hiç mi hiç önemsemeyen, aslında yorgun ve fakat zinde, ve her dem kendi doğrularının izinde, ama yanlışlardan ders almayı da bilen, ve fakat artık yanlış yapmaktan korkan, yanlışları artık daha çok canını yakan, ve sanırım artık sevmekten bıkan, ve sevilmekten korkan, oysa hiç bir sevgiye tadınca doyamamış, ve fakat ve fakat ve fakat…

artık yaşamı taşımaktan yorulan

bir martı olsaydım
uçabildiğimce uçardım
menzilsiz ufuklara
ve fakat denizsiz bu şehir
belki de ufuklar ondAN KARA

Share Button