Kastamonu Daday At Çiftliği Gezisi

Aşağıdaki metin Ayakizi Gezi Grubu (ve Reftur) ile yapılmış bir gezinin özetidir. Yazıda bahsi geçen Haşim insanı, bizi bir araya getiren ve bu turda keyifli zaman geçirmemizi sağlayan kişi olup, benim ( ne yazik ki) arkadaşımdır. “Haşim insanı” ifadesi, metinde “Ayakizi Gezi Grubu” yerine kullanılmıştır.

***

Efenim, bunca yıllık hayatımda gittiğim bütün gezilerden sorna birileri illa ki “Nasıl geçti ?” diye sormuştur. Ve ben de bunlara gayet alışılmış cevaplarla yanıt vemişimdir : “Harikaydı” “Ay çok eğlendik” “Ben biraz aç kaldım ama iyiyidi” “Çok sıcaktı” ” vs.

Ama Haşim insanıyla gittiğim gezilerden sonra bu soruya hep çok farklı cevaplar veriyorum nedense ?

– Nasıl geçti ?
– Çok hızlıymış, plakasını bile görememiş arkadaşlar. Ahhh…

– Nasıl geçti ?
– Sen bunu bir üç gün sonra sorarsan o zaman bir cevap verebilirim sanırım

– Nasıl geçti ?
– Daha geçmedi

– Nasıl geçti ?
– zzzzzzzz…

E bile bile neden gidiyorsun diyeceksiniz. Sigara ya da diğer uyuşturucu maddeler gibi bu Haşim insanı da, fevkalade zararlı bir alışkanlık efendim. Bulaşmamış pürü pak duruken, bir yerden duyup merak ediyorsunuz, bir deneyeyim bir kereden bir şey olmaz diyorsunuz sonra bir bakıyorsunuz Kastamonu dağlarında yürüyorsunuz. Aradaki bölüm ise kopuk…

Efenim 15 Haziran cuma gecesi, gecenin bir vakti yola çıkıp, gece ile sabahın “hayır bu vakit bana ait” diye çekiştiği bir saatte at çiftliğine vardık. Karşılamaya bari bir at olsun gelir diye düşünürken baktık ki ortalık ıpıssız. Bir tek haşim insanı var yine. Atı tercih ederdik ama neyse.

O karanlığın içinde, bizi tepe lambasıyla odalara yerleştirdi. Bize düşen oda, tam olarak oda değildi aslında. Yatağın çevresine bir duvar örüp, üzerine de bir dam kapatmışlar olmuş sana oda. Yatmayacaksan ayakta durman gerek. Adımlarınız büyük değilse 1 adım atabilme şansınız da var. Tabi o ve ondan sonraki gece yorgunluğuyla merdivende de uyurduk, çok da önemli değildi oda 🙂

Oda demişken odanın tuvalet ve banyo bölümü penceresiz ve ışık açma düğmesi de yok. Hareket sensörlü bir ışık düzeneği kurulmuş. Yani söz konusu mekanda icra ettiğiniz faaliyetleriniz sırasında belli aralıklarla hareket etmeniz lazım. Söz konusu mekanın ne oduğunu bir düşünürseniz, söz konusu hareketlerin zorluğunu da sanırım tahmin edersiniz. Ayrıca bu hareket sensörleri, banyo yaparken perdeden dolayı sizi göremediği için , mekandaki en haraketli perormansınızda ara sıra karanlıkta kalmanız da mümkün. Perdeyi açıp, uygun bir hareketle sensörü uyarmanız lazım. Ben 2. seferde nasıl bir şey yaptıysam artık ışık bir daha hiç sönmedi… Bu rada banyoda neden pencere oladığın da anlamışsınızdır sanırım 😀

Neyse efendim. ilk sabah kahvaltımızı ettik. Sonra yaylaya gitmek üzere araçlara yöneldik. Araç dediklerimden birisi traktör ve römorkundan oluşuyodu. Baktık herkes oraya koşuyor biz de hemen tırmanıp yerimizi aldık. Mesela ben 3 ayakkabı, 2 omuz, bir oturma organı arasına yerleştim. hah tamam doldu burası, hatta sıkıştık bile dedikten sonra yaklaşık 8 kişinin daha römorka binmesiyle hareket ettik.

Hareket ettik deyince, sizler daha önceki tecrübelerinizden, gitme hareketini tek yönlü olarak düşünebilirsiniz, ama bu biraz farklıydı. Araç sadece ileri doğru giderken siz bunun yanı sıra yukarı, aşağı, geri, sağa, sola, öne, arkaya doğru da gidiyordunuz. Dün gece eve geldiğimde çamaşır makinesinin sepetine attığım eşyalarımın bu gece yıkanırken neler hissedeğini artık çok iyi biliyorum. Her ne kadar onların organlarının yer değiştirmesi söz konusu değilse de, yine de onlara acıyorum.

Bu arada Haşim insanının oradan bir grup zavallıyı geçireceğine ihtimal vermediği için doğaları gereği büyümüş ve dallanmış olan muhtelif ağaçların, muhtelif kalınlıklardaki, muhtelif dalları, muhtelif aralıklarla biz römork yolcularının muhtelif yerlerine çarpmak suretiyle Haşim’in muhtelif defalar muhtelif şekillerde anılmasına da sebebiyet vermiştir. Öyle ki, dallar tarafında süpürüle ittirile gitgide önden arkaya doğru bir yığılma oldu. Başlangıçta arkada yan yana oturanlar, yolculuğun sonunda üstüste ve hatta iç içeydiler. Dalga geçiyorum sanırsınız ama, inerken benim cebimde bir ayak ve bir diz vardı vardı.


Sonra traktörden inip, bulabildiğimiz organlarımızı yerlerine yerleştirip biraz yürüyerek ağaçlarla çevrili bir alana geldik. Bizden önce minibüsle gelen grubun da benzer bir eziyet çeksinler diye onlarda yarı yolda inidrilip yürütüldüğünü öğrendik. Sonra mangallar yanarken bir grup yürüyüşe gitti. Biz oraların keyfini çıkardık. Sonra gidenler döndü, yemekler yenildi, buz gibi kaynak suyu ve mis gibi çaylar içildi.

****

Haşim ile tura gidenler ( allah cümlemize sabırlar versin) bilirler ki, otobüs daha hareket ederken Haşim önümüzdeki turun bir özetini yapar. Şunu yapacağız, bunu yapacağız diye. Tabi hepimiz de bunu keyifle dinleriz. Ama Haşim insanı, bu geziyi anlatırkenher şeyi aynı yorum ve vurguyla anlattığı için de bütün geziyi sakin sessiz bir yer sanırız.

İşte biz de o laf arasında bir madde olarak geçen “Ondan sonra isteyenlerle doğada 9 kilometrelik bir yürüyüş yapacağız. Yaklaşık 2.5 saat sürecek” kısmını sanki Haşim insanının “söylediği” gibi değil de “anlattığı” gibi basit bir yürüyüş sandık. Hayır adam zaten iki lafı bir araya zar zor getiriyor,ondan bir de vurgu beklemek yanlış olur zaten…

İşte biz de bu basit yürüyüşe katılalım dedik. Öyle ya doğada 9 kilometlerlik bir yürüyüş, 2.5 saat sürecek….

Bu 9 kilometrelik parkurun, bize göre 10. kilometresinde ( ki tam ortasına denk geliyor) Haşim’in “yağmaz herhalde” dediği hava yağmaya başladı. Yağmak derken bildiğiniz yağmurla bir alakası yok bunun. Bildiğiniz denizin bildiğiniz gökyüzünden aşağı düşen hali gibi bir şey daha çok. Hadi hazırlıklı olanlarımız yağmurluklarını giyerek nisbeten ıslanmaktan kurtuldular. Lakin hazırlıklı olmayanlarımız sırılsıklam oldular. Üstelik daha dünyanın yolu da vardı. Benim “en az 40 kilometre” olduğunu iddia etmem rağmen Haşim insanının ısrarla 9 klometre olduğunu savunduğu 2,5 saatlik yürüyüşü yine de sağ ve salim ( bazılarımız ıslak) olarak tamamladık. O gece ve ertesi gün de üşüten ya da hastalanan yoktu. Nur içinde yatsın, Fevzullah ağabeyi saymıyorum tabi 🙂

Gezinin en maceralı olan kısmı , bana göre bu ilk gündü. Akşam başka minik bir yağmurun sonrasında serinlemiş havada, yanan ateşin başında üşüyen yerlerimizi ısıtarak yemeğimizi yedik. Soba ile mükemmel ısıtılmış olan odaya sığınanlarımız, başka sıcak yer olmadığı için mecburen Haşim insanının fotoğraf gösterisini izledi.

Neyse efenim, ertesi gün sabah kahvaltısı, at binme, at inme, attan korkma, at hapşırığına maruz kalma, at peşinden koşma, at kişnemesi dinleme, at fotoğrafı çekme etkinliklerini müteakiben odun ateşine sacda pişmiş etli ekmekleri mideye indirip sorna da çiftlikten ayrıldık.

Hani ben gittim siz gitmeyin diye söylüyorum. Giderseniz de sakın bu Haşim insanına kanmayın, detaylı olarak sorup sorulturun. Hele ki “yağmur yağmaz” derse şişme ördek bile alın yanınıza.

Ha ben belki bu hafta sonu yine giderim, ama siz bana aldırmayın. Ben bağımlısı oldum artık, siz kendinizi kurtarın 🙂

Benim objektifimden bunları izlemek isterseniz buraya tıklamanız gerekiyor. 🙂

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir