Dilbilim üzerine notlar

  • Yıllarca gramer inceliklerinin dersini almadan bir yabancı dilde konuşmaya çalışılıyorsa, başvurulacak tek bir son çare stratejisi bulunur: en temel zorunlu unsurlar dışında her şeyi bir yana koymak, en can alıcı içerik dışında her şeyden vazgeçmek, esas anlamı aktarma açısından önem taşımayan her şeyi görmezden gelmek. İngilizce konuşmaya çalışan yerlilerin yaptığı da tam olarak budur – kendi dilleri gramerden yoksun olduğu için değil, doğru düzgün öğrenmiş olmadıkları bir dille boğuşurken anadillerinin incelikleri bir işe yaramadığı için.
  • Nesnel olarak ölçmek zordur ama bir izlenim olarak, bir dilin genel karmaşıklığı, morfoloji (kelime yapısı) ve sentaks (cümle yapısı) birlikte göz önüne alındığında bir diğerininkiyle aşağı yukarı aynı gibidir. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü bütün diller aşağı yukarı eşit ölçüde karmaşık işler yaparlar ve morfolojik olarak (yani kelimenin içinde) yapılmayan bir iş sentaks aracılığıyla (yani cümlede) yapılmak zorundadır. Dolayısıyla, İngilizceden daha karmaşık bir morfolojisi olan Fox dili (Iowa civarında bir Kızılderili dili) daha basit bir sentaksa sahip olmalıdır; bakıldığında da böyle olduğu görülür. (Charles Hockett, A Course in Modern Linguistics [Modern Dilbilim Dersleri])
  • Almancanın kelime yapısı İngilizceden çok daha karmaşıktır. Örneğin İngilizce isimler genel olarak sonlarına bir s veya z sesi getirilerek (books, “kitaplar”; tables, “masalar”) çoğul hale getirilir ve bu kuralın sadece bir avuç istisnası vardır. Buna karşılık Almancada çoğul yapmanın en azından yedi farklı yolu vardır: “Otomobil” gibi kimi isimler İngilizcedeki gibi sonuna -s alır (Auto, Autos); “at” gibi başka isimler -e alır (Pferd, Pferde), “kahraman” gibi isimler -en alır (Held, Helden), “yumurta” gibi isimler -er alır (Ei, Eier), “kuş” gibi isimler sonek almaz, bunun yerine kelimenin içindeki sesli harf değişir (Vogel, Vögel), “ot” gibi isimler hem sesli harf değiştirir hem sonek alır (Gras, Gräser) ve nihayet, “pencere” gibi isimler hiç değişmez (Fenster, Fenster).

  • İsveççe çocuk oyuncağıdır – tabii eğer Norveçliyseniz. Eğer İtalyansanız, İspanyolca öyledir. Ama anadiliniz İngilizce ise, İsveççe de İspanyolca da zordur. Yine de İngilizce konuşan biri için ikisi de Çinceden ya da Arapçadan karşılaştırılamayacak ölçüde daha kolaydır. Peki bu Çince ve Arapçanın nesnel olarak daha zor olduğu anlamına mı gelir? Hayır, çünkü anadiliniz İbranice ise Arapça size hiç de zor gelmez; anadiliniz Tayca ise İsveççe ya da İspanyolcaya kıyasla Çince daha az zahmetlidir. Kısacası, öğrenme güçlüğüne dayanarak bir dilin karmaşıklığına ilişkin bir ölçü geliştirmenin bariz bir yolu yoktur, çünkü –tıpkı bir yere gitmenin zorluğu gibi– her şey hangi noktadan başladığınıza bağlıdır.
  • Yazısı olmayan küçük toplumların dillerini betimleyen dilbilimciler, kelime hazinelerinin ortalama büyüklüğünün üç ile beş bin kelime arasında olduğunu tahmin ediyor. Buna karşılık büyük Avrupa dillerine ait ikidilli bir küçük sözlük tipik olarak en azından elli bin madde içerir. Daha büyüklerinde bu sayı yetmiş-seksen bine çıkar. Orta büyüklükte tekdilli İngilizce sözlüklerde yüz bin civarında madde bulunur. Oxford English Dictionary’nin kısaltılmamış tam baskısındaki madde sayısı bunun üç katı kadardır. Tabii bu sözlükte pek çok eskimiş kelime bulunur ve İngilizce konuşan ortalama biri bu kelimelerin ancak bir bölümünü bilir. Kimi araştırmacıların tahminine göre, İngilizce konuşan ortalama bir üniversite öğrencisinin pasif kelime dağarcığı (yani aktif olarak kullanmasa da tanıdığı kelimeler) kırk bin dolayındadır. Bir başka kaynak ise bir üniversite hocasının pasif kelime dağarcığını yetmiş üç bin olarak tahmin ediyor.
  • İngilizcede walked (yürümek – geçmiş zaman) ya da wrote (yazmak – geçmiş zaman) gibi fiiller eylemin geçmişte oluşunu fiilin içinde ifade eder, ama eylemin öznesini belli etmez; bunun için you (sen), we (biz) gibi ayrı bir kelime gerekir. Arapçada hem zaman hem de özne fiilin içinde bulunur; mesela katabn, gibi bir kelime “biz yazdık” anlamını taşır. Buna karşılık Çincede eylemin ne zamanı ne de öznesi fiilin kendisi ile aktarılır.
  • Hawai dilinde tekillik veya çoğulluk ayrımı ismin kendisinde gösterilmez; bunun için ayrı kelimeler kullanılır. Bunun gibi Fransızcada isimlerin çoğunun tekil ve çoğul halleri aynı şekilde seslendirilir; mesela jour (gün) ve jours (günler) tamamen aynı şekilde telaffuz edilir, farkın duyulur hale gelmesi için le veya les harfitariflerini (artikel) kullanmak gerekir. Öte taraftan İngilizcede tekil ve çoğul haller arasındaki fark kelimenin kendisinde duyulur. Kimi diller sayı konusunda daha ince ayrımlar da yapar ve çift sayıda olan nesneleri özel biçimlerde belirtir. Doğu Almanya’da küçük bir bölgede konuşulan bir Slav dili olan Sorbçada, hrod (bir kale), hródaj (iki kale) ve hródy ([üç veya daha çok sayıda] kaleler) ayrı biçimlerde söylenir.
  • Japoncadaki işaret zamirleri modern İngilizcedekinden daha inceliklidir. İngilizce yakındaki nesneler için this (bu) ve uzaktaki nesneler için that (o) zamirleriyle yetinirken, Japonca üçlü bir ayrım yapar: konuşana yakın nesneler için koko (bu), dinleyene yakın nesneler için soko, ikisinden de uzak nesneler için asoko (o). Buna karşılık İbranice hiç bu ayrımlara girmez, uzaklığa bakmadan tek bir işaret zamiri kullanır.
  • Morfolojik karmaşıklığın düzeyi, uzun vadede yaratıcı ve yok edici güçlerin dengesi tarafından belirlenir. Eğer yaratıcı güçler hâkimse, en azından kaybedilenler kadar önek ve sonek yaratılıyorsa, dil kelime yapısındaki karmaşıklığı korur veya artırır. Eğer erozyona uğrayan ekler yaratılanlardan daha çoksa, kelimeler zamanla basitleşir.
  • Son birkaç bin yıl içinde, Proto-Hint-Avrupa dilinden türeyen dillerde, daha önce eklerle aktarılan bilgi bağımsız kelimeler aracılığıyla ifade edilmeye başladı (mesela İngilizcede köken, yönelme, aracılık ve birliktelik ifade eden of, to, by, with gibi edatlar). Yani birtakım sebeplerle güç dengesi, karmaşık morfolojinin yok edilmesi yönünde bozuldu: Eski ekler aşınırken, nispeten yeni kaynaşmalar gerçekleşti.
  • Kalabalık toplumlarda yaşayan bizlerin ne kadar sık yabancılarla iletişim kurduğumuzu teslim etmek için son bir hafta içinde tanışık olmadığınız halde konuştuğunuz kişileri bir sayın. Büyük bir şehirde, normal ölçülerde aktif bir yaşam sürüyorsanız, bunların sayısı hatırlayamayacağınız kadar çok olur: dükkândaki tezgâhtarlardan taksi şoförlerine, telefondaki pazarlamacılardan garsonlara, kütüphane görevlilerinden polislere, kaloriferi tamir için eve gelen tesisatçıdan filanca sokağa nasıl gidileceğini size soran sokaktaki adama kadar bir sürü kişi. Bunlara size tamamen yabancı olmayan ama pek tanımadıklarınızın oluşturduğu ikinci bir halka ekleyin: arada sırada işte, okulda, spor salonunda karşılaştıklarınız. Son olarak da kendileriyle doğrudan konuşmadığınız halde yolda, otobüste, televizyonda konuşmalarını duyduğunuz kişilerin sayısını ekleyin. Böylece hepsi hepsi bir hafta içinde, kocaman bir yabancılar kalabalığının konuşmalarına maruz kaldığınız ortaya çıkacaktır.
  • Küçük toplumlarda durum kökten farklıdır. Birkaç düzine insandan oluşan yalıtılmış bir kabilenin üyesiyseniz bir yabancıyla karşılaşmazsınız; karşılaşsanız bile, sohbet etme fırsatı yakalamadan önce ya siz onu mızraklamış olursunuz ya da o sizi. Konuştuğunuz herkesi son derece iyi tanırsınız, konuştuğunuz herkes de sizi son derece iyi tanır. Arkadaşlarınızı ve akrabalarınızı da tanırlar, gittiğiniz yerleri, yaptığınız işleri de bilirler.
  • Yabancılarla iletişime kıyasla tanışlar arasındaki iletişimin kısa ve yoğun ifade yollarına daha fazla imkân tanır. Ailenizden birine ya da yakın bir arkadaşınıza ikinizin de iyi tanıdığı insanlara ilişkin bir şey anlattığınızı düşünün. Konuştuğunuz bağlamdan anlaşılacağı için açık olarak dile getirmenize gerek olmayan muazzam bir ortak bilgi miktarı söz konusudur. Yakın tanışlarla elinizin altındaki şeylerden bahsederken daha kısa ve öz konuşabilirsiniz. Sizi dinleyenle paylaştığınız ortak zemin ne kadar büyükse, olayların yerine, zamanına ve katılımcılarına “işaret edip geçmek” o ölçüde daha sık yapılabilir. Böyle “işaret etme” ifadeleri ne kadar sık kullanılırsa başka kelimelerle kaynaşmaları, eklere ve başka morfolojik öğelere dönüşmeleri o kadar daha muhtemel olur. Dolayısıyla, yakın tanışların oluşturduğu toplumlarda daha fazla “gösterme” bilgisinin kelimelerin içine yerleştirilmiş olması muhtemeldir. Öte taraftan, birbirine yabancı kişiler arasında fazla miktarda iletişim gerçekleşen daha büyük toplumlarda, daha fazla bilginin sadece işaret edilmekle kalmayıp açıkça ve ayrıntılı olarak ifade edilmesi gerekir.
  • Küçük tanışlar toplumunda herkes dili birbirine çok benzer bir biçimde kullanır. Büyük toplumlarda ise bir dilin sayısız farklı çeşitlemeleriyle karşılaşılır.
  • Yetişkin yaşta dil öğrenenler ekler, takılar ve başka türden kelime içi değişikliklerle başa çıkmakta özellikle zorlandığı için, farklı çeşitlemelerle temasın kelime yapısında sadeleşmeyi teşvik ettiği bilinir. Norman Fethi’nin ardından İngiliz dilinin durumu tam da buna örnektir. On birinci yüzyıla kadar İngiliz dili, bugünün Almancasına benzeyen girift bir kelime yapısına sahipti. Hiç kuşkusuz farklı diller konuşan insanların birbiriyle teması yüzünden bu karmaşıklık 1066’yı izleyen dönemde büyük ölçüde ortadan silindi.
  • Diller ses dağarcıklarının büyüklüğü açısından büyük ölçüde değişkenlik gösterir. Papua Yeni Gine’deki Rotokas dili sadece altı farklı sessize (p, t, k, b, d, g) sahiptir. Hawaii dilinde sekiz sessiz vardır. Bunlara karşılık Botswana’daki !Xóõ dilinde dil şaklatmaları dışında kırk yedi sessiz ve kelimelerin başında duyulan yetmiş sekiz farklı dil şaklatması bulunur. Seslilerin sayısı da epey değişkendir. Avustralya dillerinin çoğunda üç (u, a, i), Rotokas ve Hawaii dillerindeyse beş (a, e, i, o, u) sesli varken, İngilizcede (farklı ağızlara göre) on iki ya da on üç sesli ve sekiz çiftsesli bulunur. Rotokas dilinde toplam olarak sadece on bir ses (altı sesli ve beş sessiz) varken, !Xóõ dilinde bu sayı 140’ı geçer.
  • 2007’de Jennifer Hay ve Laurie Bauer adlı dilbilimciler iki yüzden fazla dilin ses dağarcığının istatistiksel analizinin sonuçlarını yayımladı. Dili konuşanların sayısıyla ses dağarcığının büyüklüğü arasında anlamlı bir bağıntı bulmuşlardı: Toplum ne kadar küçük olursa, dillerinde o kadar az sayıda farklı sesli ve sessiz oluyor, toplum ne kadar büyükse ses sayısı da o kadar artıyordu. Tabii bu sadece istatistiksel bir bağıntıdır: Her küçük toplumun dilinin mutlaka az sayıda sese sahip olması gerektiğini (ya da büyük toplumlar için tersini) göstermez.
  • Yancümle kullanımı sık sık, dil denen mücevherin en değerli taşı ve tasarımındaki zekânın en iyi örneği olarak gösterilen bir söz dizimi sürecidir: Bütün bir cümlenin bir başka cümle içine gömülmesine imkân verir. Yancümle kullanımı, farklı düzeylerdeki değişik ifadeleri, her düzeyi kontrol altında tutarak girift bir bütün halinde örmeyi sağlar ve bu sayede ayrıntılı bir bilgiyi kısa ve özlü bir yolla aktarmayı mümkün kılar.
  • Nietzsche’nin söylemediği sözlerin en meşhuru şudur: “Dil hapishanesinde düşünmeyi reddediyorsak, düşünmeyi bırakmamız gerekir.” Aslında tam olarak söylediği şuydu: “Dilsel kısıtlar altında düşünmek istemiyorsak, düşünmeyi bırakmamız gerekir” (Wir hören auf zu denken, wenn wir es nicht in dem sprachlichen Zwange thun wollen). İngilizceye yapılan yanlış çeviri bir slogana dönüştü.
  • Sami dilleri eril ve dişil özneler için farklı fiil biçimleri kullanır (kadın ya da erkek olmanıza göre, “yiyorsun” demenin iki farklı biçimi vardır); buna karşılık İngilizcede fiiller öznenin cinsiyetine göre değişmez.
  • Cinsel açıdan o derece aydınlanmış diller vardır ki, zamirleri bile cinsiyet ayrımı yapmaz, İngilizcenin he ve she zamirleri yerine tek bir cinsiyetsiz plastik sentetik yaratı olarak “o” gibi bir zamir kullanırlar. Bunlar hangi dillerdir acaba? Birkaç örnek olarak saymak gerekirse Türkçe, Endonezce, Özbekçe – ama bu dilleri konuşan toplumların cinsel eşitlik antropolojileri ile ün saldığı pek söylenemez.
  • “Diller esas olarak neyi aktarabildikleri açısından değil, neyi aktarmak zorunda oldukları açısından ayrışırlar.” Roman Jakobson
  • İngilizce olarak “I spent yesterday evening with a neighbour” (“Dün akşamı bir komşuyla geçirdim”) dediğimde, arkadaşımın erkek mi kadın mı olduğunu merak edebilirsiniz; ben de size kibarca “sizi ilgilendirmez” diyebilirim. Ama Fransızca, Almanca ya da Rusça konuşuyor olsak, belirsizliği koruma lüksüm olmaz, dilin zorlamasıyla voisin ve voisine, Nachbar ve Nachbarin, sosed ve sosedka kelimeleri arasında seçim yapmam gerekir. Dolayısıyla Fransızca, Almanca ve Rusça, meselenin sizi ilgilendirdiğini düşünsem de düşünmesem de beni arkadaşımın cinsiyetini bildirmek zorunda bırakır. Bu elbette İngilizce konuşanların akşamı bir erkek ya da kadın komşuyla geçirmek arasında fark görmedikleri anlamına gelmez. Ayrımı belirtmek istediklerinde bunu ifade edemeyecekleri anlamına da gelmez. Yalnızca İngilizce konuşanların komşudan her söz ettiklerinde onun cinsiyetini belirtmek zorunda olmadıkları, buna karşılık bazı dilleri konuşanların buna mecbur oldukları anlamına gelir.
  • Buna karşılık İngilizce de sizi, başka dillerde bağlama bırakılabilecek kimi bilgi parçacıklarını belirtmek zorunda bırakır. Eğer İngilizce olarak size komşumla birlikte yediğim akşam yemeğinden söz etmek istiyorsam, komşumun cinsiyetini belirtmek zorunda olmayabilirim, ama yemeğin zamanına ilişkin bir şeyler bildirmek zorunda kalırım; we dined, are dining, will be dining (yedik, yiyoruz, yiyeceğiz) vb. arasında bir karar vermem gerekir. Öte yandan Çince, konuşanları bir fiili her kullandıklarında eylemin tam zamanını belirtmeye zorlamaz, aynı fiil biçimi hem geçmiş hem şimdiki zaman hem de gelecek için kullanılabilir. Aynı şekilde, bu durum Çince konuşanların, önemli olduğunu düşündüklerinde eylemin zamanını ifade edemeyecekleri anlamına gelmez. Ama İngilizce konuşanlardan farklı olarak her defasında bunu belirtmek zorunda değillerdir.
  • 2500 kişilik bir kabile olan Matsesler, Amazon’un bir kolu olan Javari Irmağı boyunca uzanan yağmur ormanlarında yaşar. Matses dilinde geçmişin üç derecesi vardır. Sadece “Birisi oradan geçti” diyemezsiniz; eylemin (kabaca bir aylık) yakın geçmişte mi, (kabaca bir aydan elli yıla kadar giden) uzak geçmişte mi, yoksa (elli yılı aşkın) çok eskilerde mi gerçekleştiğini farklı fiil ekleri kullanarak belirtmeniz gerekir. Matses dilini konuşan biri bir fiil kullandığı her defasında –en titiz avukatlar gibi– aktardığı olguları tam olarak nasıl öğrendiğini belirtmeye mecburdur. Aktardığınız şeyin doğrudan bir deneyim mi (birinin geçtiğini gözlerinizle gördünüz), kanıtlardan hareketle çıkarsanmış bir şey mi (kumda ayak izlerini gördünüz), tahmin mi (günün bu saatinde hep oradan insanlar geçer), yoksa kulaktan dolma bir haber mi (komşunuz birinin geçtiğini gördüğünü söyledi) olduğuna göre ayrı fiil biçimleri vardır. Bir ifade yanlış kanıtsallık biçimiyle söylendiğinde yalan söylenmiş sayılır. Dolayısıyla bir Matses erkeğine kaç karısı olduğu sorulduğunda, o sırada karıları gözünün önünde değilse geçmiş zamanda cevap verecek ve daëd ikoșh, “iki tane vardı [yakın geçmişte doğrudan deneyim]” diyecektir. Söylediği aslında “Son baktığımda iki taneydi” gibi bir şeydir. Karıları orada olmadığına göre, beş dakika önce görmüş olsa bile, son gördüğünden beri birinin ölmediğinden ya da bir başka adama kaçmadığından mutlak olarak emin olamaz. Dolayısıyla cevabını şimdiki zamanda kesin bir olgu olarak veremez.
  • Matses dili sizi sadece olayın ne zaman gerçekleştiğini varsaydığınızı belirtmek zorunda bırakmaz, çıkarsamayı ne zaman yaptığınızı da belirtmenizi gerektirir. Köyün hemen dışında yabandomuzu ayakizleri gördüğünüzü ve arkadaşlarınıza oradan hayvanların geçtiğini anlatmak istediğinizi varsayalım. İngilizce “Wild pigs passed by there” (“Yaban domuzları oradan geçmiş”*), belirtilmesi zorunlu olan bütün bilgiyi içerir. Ama Matseslerde hem olayı ne kadar zaman önce fark ettiğinizi (yani ayak izlerini ne kadar zaman önce gördüğünüzü), hem de olayın (yani domuzların geçişinin) bundan ne kadar zaman önce gerçekleştiğini sandığınızı açığa vurmak zorundasınız. Mesela kısa zaman önce taze izler bulduysanız, yaban domuzlarının siz izleri görmeden kısa süre önce geçtiğini varsayarsınız ve şöyle dersiniz:
    kuen – ak – o – şh
    geçmiş – DENEYİMDEN AZ ÖNCE – AZ ÖNCE DENEYİMLENMİŞ – ler (az önce fark ettim, fark etmemden az önce) “geçmişler”
    Kısa zaman önce çok eskiden kalma izler bulduysanız, şöyle dersiniz:
    kuen – nëdak – o – şh
    geçmiş – DENEYİMDEN ÇOK ÖNCE – AZ ÖNCE DENEYİMLENMİŞ – ler (az önce fark ettim, fark etmemden çok önce) “geçmişler”
    Uzun zaman önce taze izler bulduysanız, şöyle dersiniz:
    kuen – ak – onda – şh
    geçmiş – DENEYİMDEN AZ ÖNCE – ÇOK ÖNCE DENEYİMLENMİŞ – ler (çok önce fark ettim, fark etmemden az önce) “geçmişler”
    Uzun zaman önce çok daha eskiden kalma izler bulduysanız, şöyle dersiniz:
    kuen – nëdak – onda – şh
    geçmiş – DENEYİMDEN ÇOK ÖNCE – ÇOK ÖNCE DENEYİMLENMİŞ – ler (çok önce fark ettim, fark etmemden çok önce) “geçmişler”
  • Guugu Yimithirr dilinin adı “bu çeşit dil”, “bu yoldan konuşma” gibi bir anlama gelir (guugu “dil”, yimi-thiir ise “bu çeşit, bu yoldan” demektir). Adlandırma oldukça yerindedir, çünkü Guugu Yimithirr mekânsal ilişkileri tamamen farklı bir yoldan ifade eder. Guugu Yimithirr dilinde yön bildirmek için “sağ” ve “sol” kelimelerinin olmadığını keşfetti . Daha da garibi, nesnelerin yerini tarif etmede kullanılan “önünde” veya “arkasında” için de herhangi bir terim yoktu. Bizim benmerkezli sistemi kullanacağımız durumlarda Guugu Yimithirr halkı dört anayönü kullanıyordu: gungga (kuzey), jiba (güney), guwa (batı) ve naga (doğu). Guugu Yimithirr dilini konuşanlar bir arabada yer açmak için biraz öteye çekilmenizi isterken, “Biraz doğuya çekil” anlamında naga-naga manaayi derler. Masadan biraz geriye çekilmenizi istediklerini anlatmak için “Biraz batıya çekil” anlamında guwa-gu manaayi derler. John’un “ağacın önünde” olduğunu söylemek yerine “John ağacın hemen kuzeyinde” derler. İleriden sola dönmenizi söylemek için “Buradan güneye git” derler. Evinizde bir şeyi tam olarak nereye bıraktıklarını anlatmak için “Batıdaki masanın güney ucuna koydum” derler. İspirto ocağını söndürmeniz için, “Düğmeyi doğuya çevir” derler.
  • Tzeltal dilini konuşanlar, kabaca güneye doğru yükselen, kuzeye doğru aşağı eğimli bir sıradağın yamacında yaşar. Onların coğrafi eksenleri, Guugu Yimithirr’den farklı olarak pusula yönleri kuzey-güney ve doğu-batıya değil, yöredeki arazinin bu öne çıkan özelliğine dayanır. Tzeltal dilinde yönler “yokuş aşağı”, “yokuş yukarı” ve yokuş yukarı-yokuş aşağı eksenine dik eksenin her iki yönü için “yanlamasına” şeklindedir. Yanlamasına belli bir yön belirtmek gerektiğinde konuşan, “yanlamasına” ile belirli bir yer adını birleştirerek “yanlamasına X yönünde” der.
  • Fransız Polinezyası’ndaki Markiz Adaları’nda ana eksen deniz-kara karşıtlığı ile tanımlanır. Dolayısıyla Markiz Adaları’ndan biri, masadaki tabağın “bardağın kara tarafında” bulunduğunu ya da “dudağının deniz tarafında” bir kırıntı kalmış olduğunu söyler.
  • Endonezya’nın Bali adasında eksenlerden biri güneşe (doğu-batı) dayanırken, diğeri arazi özelliğine dayanır, yani bir yandan “denize doğru”, öbür yandan Bali’deki Hindu tanrılarının evi olan kutsal yanardağ Gunung Agung yönünde, “dağa doğru” uzanır.
  • Mali’de konuşulan bir Afrika dili olan Supyire beş cinse sahiptir: insanlar, büyük şeyler, küçük şeyler, topluluklar ve sıvılar. Swahili gibi Bantu dillerinde cins sayısı ona kadar çıkar. Avustralya dili Ngan’gityemerri‘nin on beş farklı cinse –eril insanlar, dişil insanlar, köpekgiller, köpekgiller dışındaki hayvanlar, bitkiler, içecekler, mızraklar için (boylarına ve malzemelerine göre) iki farklı cins vs.– sahip olduğu belirtilmiştir.
  • Woman kelimesi Eski İngilizce wif-man, sözcüğü sözcüğüne “kadın-adam” ya da “kadın-insan” kelimesinden gelir. Eski İngilizcede wif-man gibi bileşik isimlerin cinsini sondaki bileşen (burada eril man) belirlediği için, bir kadından söz ederken kullanılması gereken doğru zamir he (eril 3. tekil şahıs) idi.
  • Almancada kadınlara ilişkin bir dizi kelime cinsiyetsiz bir “şey” olarak işlem görür: das Mädchen (kız), das Fräulein (evlenmemiş kadın, Frau’nun küçültme eki almış hali), das Weih (kadın, kökeni İngilizce wife ile aynıdır) ya da das Frauenzimmer (kadın).
  • Bir Fransızın sakalında (la harbe) dişil olan nedir ki? Peki Rusların suyu neden dişildir ve neden içine bir çay poşeti attığınızda erile dönüşür? Ya neden Almanların dişil güneşi (die Sonne) eril günü (der Tag) ışıtır da eril ay (der Mond) dişil gecede (die Nacht) ışıldar? Sormaya değer bir soru, çünkü Fransızcada eril gün (le jour) eril güneş (le soleil), dişil gece (la nuit) de dişil ay (la lune) tarafından aydınlatılır. Alman çatal kaşık takımı cinsiyet rolleri yelpazesinin tümünü sergiler. Das Messer (bıçak) bir “şey” olabilir. Ama tabağın karşı tarafında kaşık (der Löffel) göz kamaştıran erilliği ile yatar, yanı başında ise akıl almaz cinsel cazibesi ile dişil çatal (die Gabel) vardır. Ama İspanyolcada göğsü kıllı, sesi kalın olan çatal (el tenedor), yuvarlak, kıvrımlı hatları olan ise kaşıktır (la cuchara).
  • “Almancada genç bir kızın cinsiyeti yoktur ama bir şalgamın vardır. Bunun şalgama nasıl abartılı bir saygı, kıza nasıl hiçe sayan bir saygısızlık olduğunu bir düşünün. Kâğıda döküldüğünde nasıl göründüğüne bir bakın – şu diyaloğu son derece iyi bir dini eğitim kitabından tercüme ettim:
    GRETCHEN: Şalgam nerede?
    WILHELM: [Kadını] mutfağa götürdüler.
    GRETCHEN: İyi yetişmiş ve güzel İngiliz kız nerede peki?
    WILHELM: [O şey] operaya gitti.”
    Mark Twain, Korkunç Alman Dili

Alıntılar Guy DEUTSCHER’in “Dilin Aynasından” adlı kitabındandır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir