Category Archives: Mutfak

Erkek Erkeğe Mutfak Sohbetleri : Pilav

Öğlen yediğim pilavın tadını hiç beğenmedim. Yalnız tadı değil kıvamı da çok kötüydü. O halde bu iş nasıl yapılıyor diye yazayım, herkes bu engin bilgilerimden faydalansın istedim.

Efendim, pilav yapmanın 4aşaması vardır: ayıklama, ıslatma, pişirme, demleme. Bu aşamalardan önce biraz ana maddemiz olan pirinçten bahsetmek istiyorum.

Beyler, marketten alış veriş yaparken paketlerin üzerini okuma alışkanlığınız yoksa bile pirinç alırken mutlaka okuyun. Bu pirinç denen nimetin benim sayabildiğim kadarıyla 17.543 çeşidi var. Marketlerde en fazla 10-15 tip bulunuyor ama olsun : Baldo, lüks baldo, kırık, çıkık, yaseminli, jasminli( ukalalar) , öz hakiki baldo, pilavlık, dolmalık, çorbalık, salatalık, kepekli, glutenli, gluteni alınmış, gluteni alınıp sora yeniden koyulmuş, nişastası hafifletilmiş, ayıklanmış, ayıklanmamış, ayıklayacak çocuk gelmediği için üzerinde ayıklanmış yazmasına rağmen paketin üzerinden taşları görünen…….

Hangisini seçmeniz gerektiğine siz karar verin, ben lüks baldo deneni kullanıyorum kendim alıyorsam. Önemli olan hangisini seçmişseniz bir daha hep onu almak. Çünkü bu pirinçlerin her birinin ayrı huyu var ve bütün tarifler bir yana, onu zamanla öğrenip doğru tadı buluyorsunuz.

“Kendim alıyorsam” dedim ya, bizim bir yerlerde bir tanıdıklarımız varmış, onlar , sağ olsunlar, bize çuvalla gönderirler pirinci. Annem de yarım çuvalı bana verir. (Sanıyorum Çinli bu tanıdıklar. ) Dolayısıyla benim pirincin cinsi “annemin pirinci”. Tarifleri buna göre vereceğim.

Bir de Tosya ( Kastamonu’nun mis gibi çeltik kokan bir ilçesi) denen yerden geçiyorsanız, yol kenarında pirinç satanlara denk gelirsiniz. Oralarda durup pirinç alacaksanız sakın muhabbet etmeyin, pirinçlerin adını sormayın, gözünüze kestirdiğinizden alın ve yola devam edin. Zira inanılmaz şirin Kastamonu şivesiyle size pirinçleri anlatmaya başlayan o teyze ve amcalar hayatınızın geri kalanında fobi geliştirerek pirinçten korkmanıza neden olabilirler : “Matellü de alabülü, sarıgılçık da. Hepisinde az az verem, hepisi ayrı gözel. Aha buna suyu az koya, buna yarım koya, aha buna bibıçık koya ama kavurmaya. Bunu daşı oğmaz, bunda olu, ayıklamadan yüme. Ba bundan da vere isteğsen. Neççen sen, dolma diysen bununki güzel olu, pilav diye aha bu.” Anaaa, bizim bildiğimiz pirinç Tosya’da destan olmuş da haberümüz olmamuş . Beni dinleyin hemen “götün götün gaçıverü” oradan. 🙂

Neyse efendim. Pirincimizi seçtik artık. Başlayalım pilavımızı yapmaya.

İlk aşama ayıklamadır dedik. Malum “pirincin taşı” olur. Bu taştan bir şey olmaz diyenler, samimi bir diş hekiminiz yoksa sözümü dinleyin, mutlaka ayıklayın. Bu ayıklama işi için genişçe bir tepsi kullanılıyor. Bir su bardağına pirinç doldurun ve bunu tepsinin bir kenarına tepeleme yığın. Tepsiyi alıp aydınlık bir yere gidin. Oturup tepsiyi dizinize koyun ve o tepeden ellerinizle pirinçleri yaya yaya tepsinin boş olan kısmına doğru çekin. O sırada taşları bulun ve alıp tablaya atın. Pirinçlerin arasında gördüğünüz kahve tanesi, uzaktan kumanda tuşu, kırmızı kalp gibi nesneler muhtemelen tepsinizin desenleridir, heyecanlanmayın. Koyu ve düz renkli zemini olan bir tepsi bu iş için en idealidir.

“Yok aydınlık yer, yok dizimize koyalım ne yahu bunlar. Ben ayaküstü beş dakkada ayıklarım onu” diyen sevgili hemcinslerim, istediğiniz bütün yöntemleri deneyin. En sonunda varacağınız nokta benin tarif ettiğim olacaktır 🙂

Ayıklama işi bitince pilav yapımının en ciddi ve en beceri isteyen yerine gelinir : “pirinçleri tepsiden ıslatacağınız kaba boşaltmak”. Hanımların “pıt” diye yaptığı bu işlem biz erkekler için tam biz zulümdür. O koskoca tepsiden, o kaba o pirinçler bir türlü geçmek istemezler. Tezgahın üstünü ve yeri tercih ederler genellikle. Bu işlemi tamamladıktan sonra ilk başladığınızın yarısından daha fazla pirinciniz varsa başarılı olmuşsunuz demektir.

Pirinçleri kaba aldınız. Onları iyice yıkamanız lazım. Pirinç zor yıkanır. Kabı defalarca suyla doldurup boşaltmanız ve pirinci bir kaç defa suda bekletmeniz gerekir. Günümüzde büyük şehirlerde bahsedilen su sıkıntısında pirincin ciddi bir yeri vardır. İster inanın ister inanmayın.

Yıkandığına kanaat getirdiğiniz pirinci şimdi “ılık” suda biraz bekletmeniz gerekir. Bu sırada suya bir çay kaşığı da tuz atmalısınız. Bu bekleme süresi pirincin cinsine göre değişecektir. Ben fazla acele ettiğim zamanlarda 20 dakika kadar, zamanım varsa 1 saat kadar bekletiyorum. Su ılık derler ama soğuk da olur. Yeter ki sıcak olmasın, o zaman pişiyor çünkü.

Islatma aşamasından sonra artık pişirme bölümüne geldik. Ayıklanan ve ıslanan pirincimizin ıslatma suyunu döküyor, bir kaç kez daha yıkadıktan sonra :

1. tencereye alıp 10-15 dakika kavurur, yağ,tuz ve su ilave eder
2. tencereye su, tuz ve yağ ilave koyup, sonra pirinci üzerine ekler
3. tencereye yağ koyar, pirinci yağla iyice kavurur üzerine tuz ve su ilave eder
4. tencereye su koyar, su kaynayınca pirinci, yağı ve tuzu ekler

sonra kapağını kapatarak, kısık ateşte, suyunu çekinceye kadar pişiririz.

Yukarıdaki 4 çeşit ve annenizden duymuş olabileceğiniz birkaç çeşit daha pilavın farklı pişirilme yöntemlerinden biridir. Sonuçlar arasında ciddi farklılıklar olduğunu söyleyemeyeceğim. Tabi pirinçleri kavurduğunuzda renkleri siyaha dönmüş ve bir kısmı da patlamışsa bilemem 🙂

“Annem yaptığında da arada koyu renkli pirinçler oluyordu ama” diyenler, onlar şehriye 😉

Tavuk ya da et suyu kullanacaksanız haricen başka yağ koymayınız.

Burada önemli olan koyacağınız su miktarı. Pilavla ilgili yapılan muhabbetleri uzaktan dinleyenler matematikçiler ya da bahisçiler aralarında bir konu tartışıyorlar sanabilirler, zira “bireiki, birebirbuçuk, önce bireiki koyup sonra yarım daha ilave ettim” gibi sözler sık kullanılır. Burada bahsedilen ne kadar pirincin ne kadar suyla pişirileceğidir. En genel kavram “1 bardak pirince 2 bardak su” olanıdır. Tabi burada sizin tepsiden kaba ve kaptan tencereye aktarmayı başarabildiğiniz kadar pirincin oranından bahsediliyor. Ona göre 2 katı kadar su koyacaksınız.

Bu oranın gerçek olanı zaman içinde kullandığınız pirince göre sizin tarafınızdan öğrenilecektir. Hatta suyu az gelen pilava su ekleme ( pişmiş aşa su katma) tekniklerini de öğreneceksiniz zamanla. Güzel pilavın sırrı ona zaman ayırmakta ve önceleri çok kötü pilavlar yemekte 🙂

Pirinciniz suyunu çektiğini kaşıkla şöyle bir karıştırarak anlayabilirsiniz. Ocağın altı kısık olduğu için bu su çekme yaklaşık olarak 20 dakika sürecektir. Ocağın altını çok açarsanız su daha çabuk çeker ama pilav pişmez. Arada tahta kaşıkla biraz tadına bakıp istediğiniz gibi olup olmadığını kontrol edin. Size pişmiş geliyor ( muhtemelen yanılıyorsunuzdur ama olsun) ve hala suyu varsa kapağı ve ocağın altını biraz açıp kalan suyu daha çabuk buharlaştırabilirsiniz.

“Neden tahta kaşık kardeşim ben metal yemek kaşığıyla bakacağım” diyorsanız “bakın o zaman” derim. Bakınca neden tahta kaşık dediğimi anlarsınız. (bkz : yanıkta acil yardım)

Pilavınızın suyunu yeterince çektiğine ve olduğuna kanaat getirince altını kapatıyoruz. Burada demleme aşaması başlayacaktır.

Demleme dediğimiz “pilavın içindeki buharın , pilav sıcaklığını kaybetmeden, yoğunlaştırılarak pilavdan uzaklaştırılması tekniği”dir. Yani “temiz bir bez ya da bir kağıt havluyu tencerenin ağzına koyup kapağı kapatın, 15 dakika bekleyin” demektir.

Benim pilav için ayrı havlum var valla, sizi bilemem.

İyi bir pilavda pirinç taneleri normal hallerinde tek tek durmalıdırlar. Kaşığı ( çatalla yiyenler de varmış) daldırdığınızda taneler serbest salınımla kaşıktaki yerlerine karar veriyor ve bazıları nazikçe tabağa geri düşebiliyorsa bu iyi bir pilavdır.

Kaşığı daldırdığınızda, taneler kaşığın aralarına girmesine izin vermiyorsa, kaşığı kaldırırken tabak da birlikte geliyorsa, ağzınıza attığınız kısımdan kaşık geri çıkmıyorsa, ağzınızda çiğnediğiniz nesne ilkokul 4. sınıfta öğretmen sizi yakaladığında korkudan çiğnediğiniz kopya notlarınızdan daha kötüyse, pilavı bıçakla keserek yemeniz gerekiyorsa, pilav, pilav olmamış demektir.

Burada kendi ürettiğim bir özlü sözü sizlerle paylaşmak isterim :”Çok su lapa, az su lata”

Şimdi beyler; oturdunuz yiyorsunuz, tadı gayet güzel olmuş, mutfak zemininde 70 ve mutfaktan oturduğunuz yere kadar olan mesafede sizi takip eden 30 taneden daha az pirinç var; kendinizi son derece başarılı ve hatta neredeyse Mengenli hissediyorsunuz. O halde son bir test, elinizi üzerinizdeki pantolonun cebine sokun, oradan pirinç çıktı mı, çıkmadı mı ? 🙂

Cümleten afiyet olsun 🙂

( Beyler, sabah kalktığınızda yatakta bir kaç pirinç olacak; korkmayın. O normal 🙂 )

Ek : “Hanımlar için pilav tarifi”
1. Pirinci ayıklayın
2. Islatın
3. 1e2 su, biraz tuz ve yağ
4. Demleyin
5. Afiyet olsun

( onların sanıyorum genlerinde var 🙂 )

Share Button

Erkek Erkeğe Mutfak Sohbetleri : Bulaşık

Kadınlardan seven var mıdır bilmem ama erkeklerin arasında bulaşık yıkamaktan hoşlanan olduğunu sanmıyorum. Hatta öyle ki bulaşıkları bulaşık makinesine yerleştirmekten bile, pek hoşlanmayan bir çok hemcinsimi tanıyorum. Ben de, o makineyi boşaltmaktan nefret ederim mesela. Çok nadir olarak, biraz da meditasyon amacıyla sanıyorum, makineye sığmayacak bir tencereyi yıkarken dalıp da tabak, bardak ve diğer muhteviyatı yıkamışlığım vardır ama onlar zaten bilinçsiz anlardı.

Lakin ister sevelim ister sevmeyelim eninde sonunda yeri geldiğinde bulaşık yıkamak zorunda kalıyoruz. İşte ben de bu konudaki deneyimlerimi hemcinslerimle paylaşmak istedim.

Bulaşık yıkarken ilk dikkat edilmesi gereken husus bulaşığın nerede yıkanacağıdır. Bizler de bu konuda çoğunluğa uyup mutfağı kullanmalıyız. Evet banyo yaparken arada tabaklar falan da çıkıyor ama çok sağlıklı değil. Özellikle bekar evlerinde…

Bulaşığın temel unsuru sıcak su ve deterjandır. Bu suyu akar değil de durur halde tutmak için bir tas ya da lavabonun tıkacını kullanmamız yeterli oluyor. (Küvet demedim farkındaysanız.)

Suyu elimizin dayanabildiği kadar sıcak yapmamız yağların kendiliğinden çözülmesi için elzemdir. Suyu doldururken bir miktar deterjanı da tasa ya da lavaboya damlatmamız kolay yoldan köpüklü bir sıvı elde etmemiz için de ayrıca önerilir. Eğer detarjanınız 5 kullanımda bitiyorsa deterjan miktarını ondabiri kadar azaltabilirsiniz. Bu, inanılmaz bir şekilde, nedeni aylardır bulunamayan ishalinizi de kesecektir.

Mevcut bulaşıkların tercihen çok kirliden az kirliye doğru yıkanması, bir tas ya da lavabo suyun yetmesi için ayrıca önerilir. Ben genellikle önce çatal bıçakları, sonra bardakları, sonra servis elemanları ve diğer kapları ve en son olarak da tencereleri yıkarım. Sizler kendi zevkinize ya da mantığınıza göre istediğinizi yıkayabilrsiniz. Ama kesinlikle ve kesinlikle çoraplarınızı bu sıralamaya dahil etmeyin. Zaten bulaşık deterjanı çok sert yapıyor çorap ve çamaşırları. Öhm.. Neyse….

Burada biraz fizikten bahsetmek isterim. Blindiği üzere bir sıvıya atılan katı bir madde kendisiyle aynı miktarda su taşırmaktadır. Eğer siz bu katı maddeyi bir de yüksekten bırıkıyorsanız, bu taşma eylemi sıçrama şeklinde cereyan edip hedef olarak da yüzünüzü tercih edecektir. Bu sebeple bulaşık önlüğü ( su geçirmez olanlarından önerilir) kullanmanız tavsiyesinde bulunacağım. Acemiliği atana kadar ek olarak yüzücü gözlüğü ve bonesi de kullanabilirsiniz.

Deterjanlı sıcak suyun içerisine koyduğunuz bulaşıkların bir süre çözülmesini beklerseniz temizleme işlemi daha kolay oluyor. Bu bekleme süresinden sonra reklamlarda görüp de beğendiğiniz o temizlik bezleri ya da süngerlerinden birisiyle yıkamaya başlayabilirsiniz. Eğer o ayrıntıyı atladıysanız bir elbezi de kullanabilirsiniz. (Çorap olmaz.)

Biraz da tecrübeyle öğrenilmiş püf noktalarına değinmek isterim :

  1. Tabakların sadece bir yüzünde yemek yiyor olsak da yine de her iki yüzünün de yıkanması gerektiğini söylüyorlar.
  2. Bardakların dibine dudaklarımız değmiyor ama yine de yıkamak lazımmış.
  3. Sabunlu bezi bardağın içine sokarken gözlerinizi ve ağzınızı kapatın.
  4. Çatal, bıçak ve kaşıkları tek tek tıkamak gerekiyor.
  5. Yıkanan bulaşıkları durulamadan önce biriktirecek bir yeri önceden ayarlayın. ( Durulamak : Deterjanla yıkanmış bulaşığın, deterjanının akarsuyla giderilmesi işlemi.)
  6. Daha önceden desenli olmayan tabak ve bardaklar, yıkadıktan sonra desenlendiyse yıkanmamışlar demektir.
  7. 6. maddedeki durum yemeğin tadını değiştirmiyorsa çok da önemli değildir.
  8. Sabun köpükleriyle oynamaya dalarsanız su soğur.
  9. Teflon, yıkanarak çıkması gereken bir sey degildir. Bu ürünleri biraz dikkatli ve hassas süngerlerle yıkayın.

Evet, bu noktalara dikkat ederseniz bulaşıklarınız gayet rahat bir şekilde yıkanır, ortalık batmaz ve siz de kuruduktan sonra tertemiz eşyalara sahip olursunuz.

Bulaşığın sonunda genellikle üstümüzdeki ve altımızdaki kıyafetleri de değiştirmemiz gerekir. Ve eğer tavandan da bir şey damlamıyorsa mükemmel bir iş başardınız demektir.

Share Button

Tuzluk


Çok sıradan, binlerce çeşidi bulunan ama vazgeçilmez bir sofra nesnesidir tuzluk. Her ne kadar tuzu elle “çimdikleyip” parmaklarla ekmek gibi bir alternatif mümkün olsa da yine de taşıma, koruma, kullanma ve paylaşma söz konusu olduğunda tuzluğun yerini hiç bir şey tutmaz.

Dün bir can dostumla yemek yiyip hasbihal ederken geçti bu tuzluk bahsi. Düşününce ( ben düşünebiliyorum da) tuzlukla ilgili ne kadar çok şey geldi aklıma. En azından tuzluk dendiğinde ilk akla gelen en az 10-15 farklı çeşit tuzluk oluyor. Sonra detaylara indiğinizde bunların tıkananları, tıkanmasın diye içine pirinç konanları, pirinci fazla kaçırıp 2 günde bir tuzluk doldurmak zorunda kalanları, elinize aldığınızda sizde önce kullananın nasıl bir hıyar olduğunu anlamanızı sağlayan vıcık vıcık yağlı olanları, 3 deliğin ikisine kürdan sokup onları tıkamayı akıl edenlerin nasıl olup tek deliklisine tuz koymayı akıl edemediğini ve yemekte olduğunuz şeyleri de aynı zekaya sahip kişilerin pişirdiğini düşünerek yemeğin boğazınıza dizildiği anları, cümenin çok uzadığını ve sonunu bağlayamayacağınızı anladığınızda sanki ağzınıza bir avuç tuz atmış gibi yüzünüzü buruşturduğunuzu…. Öhm…

Bu tıngırtı hakkında en büyük muamma, sanıyorum ki, “Hangisi karabiberlik hangisi tuzluk ? ” olarak özetlenebilecek durumdur. Biliyorsunuz Ferhat’la Şirin, Kerem ile Aslı, Ediyle Büdü, GSM ile SMS gibi ayrılmaz bir ikilidir tuzlukla karabiberlik. Ama genellikle biri tek, biri çok ( 3 ya da 5 olması alışılagelmiştir) delikli olan bu ikilinin hangisinin tuz hangisinin karabiber için üretildiği ve kullanıldığı hep sohbet konusu olur. Tuzu çok seven ve yemeğin tadına bile bakmadan tuz eken bir millet olarak genellikle çok deliklisini tuz ekmek için kullanırız ki rahat ve bol bol aksın. Ama tek delikten bile kolaylıkla akabilen bu tuzu her zaman da fazla kaçırırız. Oysa taneleri minicik, hafif ve birleşmeye eğilimli karabiberi, minicik bir deliğin tek çıkış olduğu eşe doldurur ve istediğimiz tada ulaşana kadar 15-20 sallamalık bir kaç set yapmamız gerekir.

Nadiren de olsa gitmiş olduğum lüks lokantalarda ( tipime bakınca pek almıyorlar, o yüzden nadir ) tuzun tek, karabiberin çok delikli olana konduğunu görünce, bunlar doğrusunu biliyorlardır diye düşünüp mutlu olurum hep. Zaten 6 tane ızgara köfte ve bir patates kızartmasına 40 milyon istediklerinde küfretmememin ardında yatan da bu “bunların bildiği bir şey vardır” duygusu oluyor.

Bazı tuzluklar da içlerinde ne olduğu ( daha doğrusu ne olması gerektiğini) belli edecek şekilde tasarlanmışlardır. Ya üstlerinde “tuz, karabiber” yazar, ya bunların indgilizceleri ya da baş harfleri olan S ve P harfleri yer alır. ( Ay nov ingiliş). Ama bizim bazı lokantacılarımız nedense üstlerinde ne yazdığına bakmadıkları için ( baktılarsa da anlamamışlardır demeye dilim varmıyor) kendi kafalarına göre içlerini doldururlar ve siz “bi gıdım da karabiber ekeyim” dediğiniz pilavı birden tuza boğarsınız. Üstelik kesinlikle bilinçsiz ya da akılsızca yapılmış bu uygulamayı garsonlara anlatmanıza da imkan yoktur.

– Birader şu pilavı bi değiştirsene
– Neye ?
( “Niye” mi demek istedi “neyle” mi ? Haydi ben “niye” demiş gibi cevap vereyim)
– E karabiber diye aldım, tuz koymuşsunuz, şap gibi oldu
– Neden ?
– Karabiberliğe tuz koymuşsunuz
( Üzerinde P harfi olanı alır eline döker)
– Duz işte
– Tamam da o tuzluk değil karabiberlik
– Neye ?
( Ulan sorunlu ben miyim sen misin ?)
– Üzerinde P harfi var gördün mü ?
– Hee
– İşte o karabiber demek
– Neye ?
– Model olsun diye öyle yapmışlar. İngilizce aslında; S tuz, P karabiber demek.
– ( Bön bakışlar )
– Neyse sen şu pilavı değiştiriver
– Neye ?

İşin sonu P ve S’yi çok daha Türkçe ve kavgaşinas kelimelere bağladığınız bir cümleyle sonlanır. Ama sonuç değişmez; ya pilavı tuzlu tuzlu yersiniz ya da yemez ama hesapta ödersiniz. Dayak gibi bir seçenek de alternatifler arasında tabi. ( Ay dont nov kungfu.)

Dekoratif olmak adına bu ikiliyi çok farklı şekillerde tasarlayanlar ve bu tasarımları alıp kullananlar da hiç az değil. Benim evimde bir çift civciv, birbirine sarılan bir başka çift gibi çeşitler mevcut örneğin. Ama benin tercih ettiğim yine de en sıradan ve şeffaf olanlar. Ve en güzeli de sanıyorum şeffaf olanları. İçinde ne olduğunu görüyor elinize alırken de deliklerine bakıyor ona göre ekiyorsunuz. Garson da, tabaklar da sizin burnunuz da sağlam kalıyor.

Share Button

Erkek Erkeğe Mutfak Sohbetleri : Pilav

Öğlen yediğim pilavın tadını hiç beğenmedim. Yalnız tadı değil kıvamı da çok kötüydü. O halde bu iş nasıl yapılıyor diye yazayım, herkes bu engin bilgilerimden faydalansın istedim.

Efendim, pilav yapmanın 4 aşaması vardır: ayıklama, ıslatma, pişirme, demleme. Bu aşamalardan önce biraz ana maddemiz olan pirinçten bahsetmek istiyorum.

Beyler, marketten alış veriş yaparken paketlerin üzerini okuma alışkanlığınız yoksa bile pirinç alırken mutlaka okuyun. Bu pirinç denen nimetin benim sayabildiğim kadarıyla 17.543 çeşidi var. Marketlerde en fazla 10-15 tip bulunuyor ama olsun : Baldo, lüks baldo, kırık, çıkık, yaseminli, jasminli( ukalalar) , öz hakiki baldo, pilavlık, dolmalık, çorbalık, salatalık, kepekli, glutenli, gluteni alınmış, gluteni alınıp sora yeniden koyulmuş, nişastası hafifletilmiş, ayıklanmış, ayıklanmamış, ayıklayacak çocuk gelmediği için üzerinde ayıklanmış yazmasına rağmen paketin üzerinden taşları görünen…….

Hangisini seçmeniz gerektiğine siz karar verin, ben lüks baldo deneni kullanıyorum kendim alıyorsam. Önemli olan hangisini seçmişseniz bir daha hep onu almak. Çünkü bu pirinçlerin her birinin ayrı huyu var ve bütün tarifler bir yana, onu zamanla öğrenip doğru tadı buluyorsunuz.

“Kendim alıyorsam” dedim ya, bizim bir yerlerde bir tanıdıklarımız varmış, onlar , sağ olsunlar, bize çuvalla gönderirler pirinci. Annem de yarım çuvalı bana verir. (Sanıyorum Çinli bu tanıdıklar. ) Dolayısıyla benim pirincin cinsi “annemin pirinci”. Tarifleri buna göre vereceğim.

Bir de, Tosya ( Kastamonu’nun mis gibi çeltik kokan bir ilçesi) denen yerden geçiyorsanız, yol kenarında pirinç satanlara denk gelirsiniz. Oralarda durup pirinç alacaksanız sakın muhabbet etmeyin, pirinçlerin adını sormayın, gözünüze kestirdiğinizden alın ve yola devam edin. Zira inanılmaz şirin Kastamonu şivesiyle size pirinçleri anlatmaya başlayan o teyze ve amcalar hayatınızın geri kalanında fobi geliştirerek pirinçten korkmanıza neden olabilirler : “Sarıkız da alabülü, kılçıklı da. Hepisinde az az verem, hepisi ayrı gözel. Aha buna suyu az koya, buna yarım koya, aha buna bibıçık koya ama kavurmaya. Bunu daşı oğmaz, bunda olu, ayıklamadan yüme. Ba bundan da vere isteğsen. Neççen sen, dolma diysen bununki güzel olu, pilav diye aha bu.” Anaaa, bizim bildiğimiz pirinç Tosya’da destan olmuş da haberümüz olmamuş . Beni dinleyin hemen “götün götün gaçıverü” oradan. J

Neyse efendim. Pirincimizi seçtik artık. Başlayalım pilavımızı yapmaya.

İlk aşama ayıklamadır dedik. Malum “pirincin taşı” olur. Bu taştan bir şey olmaz diyenler, samimi bir diş hekiminiz yoksa sözümü dinleyin, mutlaka ayıklayın. Bu ayıklama işi için genişçe bir tepsi kullanılıyor. Bir su bardağına pirinç doldurun ve bunu tepsinin bir kenarına tepeleme yığın. Tepsiyi alıp aydınlık bir yere gidin. Oturup tepsiyi dizinize koyun ve o tepeden ellerinizle pirinçleri yaya yaya tepsinin boş olan kısmına doğru çekin. O sırada taşları bulun ve alıp tablaya atın. Pirinçlerin arasında gördüğünüz kahve tanesi, uzaktan kumanda tuşu, kırmızı kalp gibi nesneler muhtemelen tepsinizin desenleridir, heyecanlanmayın. Koyu ve düz renkli zemini olan bir tepsi bu iş için en idealidir.

“Yok aydınlık yer, yok dizimize koyalım ne yahu bunlar. Ben ayaküstü beş dakkada ayıklarım onu” diyen sevgili hemcinslerim, istediğiniz bütün yöntemleri deneyin. En sonunda varacağınız nokta benin tarif ettiğim olacaktır 🙂

Ayıklama işi bitince pilav yapımının en ciddi ve en beceri isteyen yerine gelinir : “pirinçleri tepsiden ıslatacağınız kaba boşaltmak”. Hanımların “pıt” diye yaptığı bu işlem biz erkekler için tam biz zulümdür. O koskoca tepsiden, o kaba o pirinçler bir türlü geçmek istemezler. Tezgahın üstünü ve yeri tercih ederler genellikle. Bu işlemi tamamladıktan sonra ilk başladığınızın yarısından daha fazla pirinciniz varsa başarılı olmuşsunuz demektir.

Pirinçleri kaba aldınız. Onları iyice yıkamanız lazım. Pirinç zor yıkanır. Kabı defalarca suyla doldurup boşaltmanız ve pirinci bir kaç defa suda bekletmeniz gerekir. Günümüzde büyük şehirlerde bahsedilen su sıkıntısında pirincin ciddi bir yeri vardır. İster inanın ister inanmayın.

Yıkandığına kanaat getirdiğiniz pirinci şimdi “ılık” suda biraz bekletmeniz gerekir. Bu sırada suya bir çay kaşığı da tuz atmalısınız. Bu bekleme süresi pirincin cinsine göre değişecektir. Ben fazla acele ettiğim zamanlarda 20 dakika kadar, zamanım varsa 1 saat kadar bekletiyorum. Su ılık derler ama soğuk da olur. Yeter ki sıcak olmasın, o zaman pişiyor çünkü.

Islatma aşamasından sonra artık pişirme bölümüne geldik. Ayıklanan ve ıslanan pirincimizin ıslatma suyunu döküyor, bir kaç kez daha yıkadıktan sonra :

1. tencereye alıp 10-15 dakika kavurur, yağ,tuz ve su ilave eder
2. tencereye su, tuz ve yağ ilave koyup, sonra pirinci üzerine ekler
3. tencereye yağ koyar, pirinci yağla iyice kavurur üzerine tuz ve su ilave eder
4. tencereye su koyar, su kaynayınca pirinci, yağı ve tuzu ekler

sonra kapağını kapatarak, kısık ateşte, suyunu çekinceye kadar pişiririz.

Yukarıdaki 4 çeşit ve annenizden duymuş olabileceğiniz birkaç çeşit daha pilavın farklı pişirilme yöntemlerinden biridir. Sonuçlar arasında ciddi farklılıklar olduğunu söyleyemeyeceğim. Tabi pirinçleri kavurduğunuzda renkleri siyaha dönmüş ve bir kısmı da patlamışsa bilemem 🙂

“Annem yaptığında da arada koyu renkli pirinçler oluyordu ama” diyenler, onlar şehriye 😉

Tavuk ya da et suyu kullanacaksanız haricen başka yağ koymayınız.

Burada önemli olan koyacağınız su miktarı. Pilavla ilgili yapılan muhabbetleri uzaktan dinleyenler matematikçiler ya da bahisçiler aralarında bir konu tartışıyorlar sanabilirler, zira “bireiki, birebirbuçuk, önce bireiki koyup sonra yarım daha ilave ettim” gibi sözler sık kullanılır. Burada bahsedilen ne kadar pirincin ne kadar suyla pişirileceğidir. En genel kavram “1 bardak pirince 2 bardak su” olanıdır. Tabi burada sizin tepsiden kaba ve kaptan tencereye aktarmayı başarabildiğiniz kadar pirincin oranından bahsediliyor. Ona göre 2 katı kadar su koyacaksınız.

Bu oranın gerçek olanı zaman içinde kullandığınız pirince göre sizin tarafınızdan öğrenilecektir. Hatta suyu az gelen pilava su ekleme ( pişmiş aşa su katma) tekniklerini de öğreneceksiniz zamanla. Güzel pilavın sırrı ona zaman ayırmakta ve önceleri çok kötü pilavlar yemekte 🙂

Pirinciniz suyunu çektiğini kaşıkla şöyle bir karıştırarak anlayabilirsiniz. Ocağın altı kısık olduğu için bu su çekme yaklaşık olarak 20 dakika sürecektir. Ocağın altını çok açarsanız su daha çabuk çeker ama pilav pişmez. Arada tahta kaşıkla biraz tadına bakıp istediğiniz gibi olup olmadığını kontrol edin. Size pişmiş geliyor ( muhtemelen yanılıyorsunuzdur ama olsun) ve hala suyu varsa kapağı ve ocağın altını biraz açıp kalan suyu daha çabuk buharlaştırabilirsiniz.

“Neden tahta kaşık kardeşim ben metal yemek kaşığıyla bakacağım” diyorsanız “bakın o zaman” derim. Bakınca neden tahta kaşık dediğimi anlarsınız. (bkz : yanıkta acil yardım)

Pilavınızın suyunu yeterince çektiğine ve olduğuna kanaat getirince altını kapatıyoruz. Burada demleme aşaması başlayacaktır.

Demleme dediğimiz “pilavın içindeki buharın , pilav sıcaklığını kaybetmeden, yoğunlaştırılarak pilavdan uzaklaştırılması tekniği”dir. Yani “temiz bir bez ya da bir kağıt havluyu tencerenin ağzına koyup kapağı kapatın, 15 dakika bekleyin” demektir.

Benim pilav için ayrı havlum var valla, sizi bilemem.

İyi bir pilavda pirinç taneleri normal hallerinde tek tek durmalıdırlar. Kaşığı ( çatalla yiyenler de varmış) daldırdığınızda taneler serbest salınımla kaşıktaki yerlerine karar veriyor ve bazıları nazikçe tabağa geri düşebiliyorsa bu iyi bir pilavdır.

Kaşığı daldırdığınızda, taneler kaşığın aralarına girmesine izin vermiyorsa, kaşığı kaldırırken tabak da birlikte geliyorsa, ağzınıza attığınız kısımdan kaşık geri çıkmıyorsa, ağzınızda çiğnediğiniz nesne ilkokul 4. sınıfta öğretmen sizi yakaladığında korkudan çiğnediğiniz kopya notlarınızdan daha kötüyse, pilavı bıçakla keserek yemeniz gerekiyorsa, pilav, pilav olmamış demektir.

Burada kendi ürettiğim bir özlü sözü sizlerle paylaşmak isterim :”Çok su lapa, az su lata”

Şimdi beyler; oturdunuz yiyorsunuz, tadı gayet güzel olmuş, mutfak zemininde 70 ve mutfaktan oturduğunuz yere kadar olan mesafede sizi takip eden 30 taneden daha az pirinç var; kendinizi son derece başarılı ve hatta neredeyse Mengenli hissediyorsunuz. O halde son bir test, elinizi üzerinizdeki pantolonun cebine sokun, oradan pirinç çıktı mı, çıkmadı mı ? 🙂

Cümleten afiyet olsun 🙂

( Beyler, sabah kalktığınızda yatakta bir kaç pirinç olacak; korkmayın. O normal 🙂 )

Ek : “Hanımlar için pilav tarifi”
1. Pirinci ayıklayın
2. Islatın
3. 1e2 su, biraz tuz ve yağ
4. Demleyin
5. Afiyet olsun

( onların sanıyorum genlerinde var 🙂 )

Share Button

Tokat’ın Yağlısı

Devletşah isimli bir bloga dadandım, aman diyeyim düşmanların başına. Hani siz de bakmayın diye veriyorum adresini. Sabahtan akşama yemek muhabbeti efendim olmaz böyle şey.

Evde bulunsun diye aldığım 5 kiloluk un 1 haftada tükendi. Seneye de giyerim diye bir beden büyük aldığım pantolon da , dar geliyor haliyle.

Hani kendileri yetmezmiş gibi okurları falan da yemek meraklısı. Aman pofuduk hamur kızartması tarifi de vermiş, okumayayım daha fazla , ilk bulduğum yere tıklayayım diyorsunuz, bilmemkimin yemek tarifleri sayfasına gidiyor. Ay yeter bagel fotoğrafına bakmayayım diyorsunuz, bir tık, hoooop filanca kişinin yemek kursları.

Ay yemek bakmayayım, günlük okuyayım diyorsunuz, “feşmekan kişi bir börek yapmıştı” diye başlıyor yazı.

İçim dışım yemek oldu, millet yazın zayıflar ben neredeyse monitörü kemireceğim. 1 aylık klavye, ağzımın suyu aka aka bozuldu gitti.

Tatile falan giderim diye geçenlerde bir mağazaya gittim penye, şort falan alacağım. Hani bir de öyle ince kıyafetler falan ya biraz da vücuda otursun istedim. Aldım bir kaç tane kabine girdim. tişörtü bir giydim, anaaa, Michelin adamı gibiyim. Sinirle çıktım bir şey alamadan, doğru tatlıcıya 🙂

Neyse efenim, bu Devletşah Hanım’ın sitesinde az önce birisi Tokat’tan dem vurmuş. Ben de hayatımın bir bölümünü, Tokat’ın bir bölümünde geçirmiş ( obur) birisi olarak sitenin genel içeriğinden yola çıkarak yiyecekle ilgili anılarımı canlandırdım.

Tokat ve yemek denince benim aklıma ( Tokat kebabı diyenler sakin olsu lütfen, o değil zira) yağlı gelir.

Bilir misiniz yağlıyı. Kimisi “ha bu bizim katmer” o der kimisi “e gözleme bu” der. Haşa huzurdan ama cümlesi halteder. Yağlı yağlıdır, o kadar; hiç bir yörenin başka bir şeyine benzemez.

Nasıl yapılıyor derseniz adından belli derim. Yağla yapılıyor. Ana maddesi yağ. Biraz da un var. Belki yumurta falan da vardır ama o kadar. Simit fırınları gibi yağlı fırınları var Tokat’ta.

Büyük şehirlerde gördüğümüz, lahmacuncuların lahmacunlar sıcak dursun diye altında inceden bir ateş yanan, kola takılan, 4 bir tarafı ve dahi tavanı camdan mamul o kol askılarında satılır. Sabah vaktinde ve akşamüzerine doğru görülür. Ama fırınları biliyorsanız, nazınız geçerse biraz bekleyerek yaptırabilirsiniz.

En keyifli yeme şekli şöyledir :

Cumartesi hatta pazar günü, sabahın çook erken vaktinde, daha hava aydınlanmadan, odun ateşiyle inceden aydınlanmış olan fırının kapısına varırsınız. İçeriden bakıp sizi görünce hoş beş eden çalışanların arasından sıcak ve yağ kokan fırına girersiniz. Sıcaklarından istediğiniz için hali hazırdaki parti fırına girinceye kadar beklersiniz. Bu zaman zarfında size ikram edilen çayı, az önce çıkmış yağlılarla birlikte mideye indirirsiniz. ( ki bu sayılmaz) Sonra yeni parti çıkınca, size iltimas olsun diye gazete kağıdına değil de tezgah altındaki beyaz kağıda sarılan, efendim ben diyeyim 10 siz deyin çüş, ya da 15, neyse işte yağlıyı alıp arabanıza koyar, yağlı kokuları eşliğinde evinize varır, gitmeden demlemiş olduğunuz ve bu nedenle sizi demlenmiş olarak karşılayan çayın kokusu ve tadı eşliğinde bir güzel yersiniz.

Bu arada gittiğiniz fırın, gayet bilinen Tokat türkülerinden biri olan “sulu sokak taşları” türküsünün yazıldığı sokağın tepesindedir. Parke taşlı yokuşu, o vakitte, sakin sakin çıkarken hafif hafif bunu mırıldanmanız, yağlınızın keyfine yağ katar; demedi demeyin.

Bir başka keyifli tüketim şekli de Tokat’ın bir başka “meşhur”luğuyla birlikte tüketilmesidir : Hamam.

Hamamdan çıkılır, soğukluk denilen yerde odaya gelinir, hamamcı gelir sizi bir güzel kurular. Sonra başınıza havluyu, onlardan başka kimsenin yapamadığı şekide, sarıp sizi Mısır firavunlarına benzer bir halde odada havluların içinde bırakır. Çay vereyim mi diye sorar. Sizin ters ters bakışınızda “haaa” diye olayı kavrayarak en yeni başlamış çocuğa “koş oğlum fırına 2 yağlı kap gel” diye bağırır. Sonra “5 olsun” diyerek düzeltir. ( Devamlı müşteri olmanın faydası. E bir de hamam tabi mekan, adam kapasiteyi net olarak görebliyor)

O çocuk, asla koşmaz; yürüyerek gider yürüyerek gelir eşşek kafalı. Ünlü bir oburun da söylediği gibi : “Mekan hamamın soğukluğu, beklenen de yağlı olduğunda, en hızlı servis bile hep geç kalır” ( Ali Paşa Hamamı Tokat, 1997) .

Neyse efendim sonra yağlılar gelir, çaylar gelir, havluların arasında, pamuğun içinde filizlenmeyi bekleyen fasulye tohumu gibi, kurulmuş olarak, bir ondan bir bundan, bir ondan bir bundan, bir ondan bir bundan, bir ondan bir bundan, bir ondan bir bundan, bir ondan bir bundan, bir ondan bir bundan, bir ondan bir bundan, hafif hafif atıştırırsınız.

Oooohhh. Valla sabah sabah imrendirmek gibi olmasın ama, bu meret böyle yenir.

Ha kilolar diyordum. Evet hepsi Devletşah Hanım’ın sitesinin suçu. Ben sırım gibi adamdım yoksa, hep o site yaptı. 🙂

Ama beni yaptı, sizi de yapsın; mutlaka ziyaret edin. Hayır korkuyorum, Devletşah Hanım yarın yağlı tarifi de verirler şimdi, hepten mahfoldum demektir. Sırf yemeyeyim diye Tokat’tan kaçtım; anlayın artık.

Share Button

10 Günde 10 Kilo Vermenin 10 Yolu

10 Günde 10 Kilo Vermenin 10 Yolu konusunda en ufak bir fikrim yok. Böyle bir kaç yol var mı bunu da bilmiyorum. Ama varsa bile çok sağlıksız birşeydir 10 günde 10 kilo vermek, aklınızda bulunsun.

Başlığı sadece dikkat çekmek için yazdım. E madem ki çekmişim dikkatinizi, haydi siz de ona katılın okuyun bakalım neler yazmışım.

Diyet ya da rejim olarak bilinen ve nedense “alınmış kiloları geri verme” olarak değerlendirilen fenomenden bahsetmek istiyorum bu gün.

Öncelikle bir konuya açıklık getirmek isterim ki “alınmış kiloları geri vermek” kesinlikle söz konusu değildir. Sadece “kilo” olarak adlandırılan ve oranızda buranızda birikmesinden hiç de memnun olmadığınız “yağ” dokusunu eritiyorsunuz. Bu eriyen doku da, doğal yollarla vücudu terk ediyor. Kimseye bir şey vermiyorsunuz.

Vermiyorsunuz derken diyetisyenlere ( neden rejimisyen de denmiyor acaba), sizi zayıflatmayı vaadeden ilaçlara ( ki bunlar söz konusu firmalarla tuvalet kağıdı firmaları tarafından ortak olarak üretiliyorlar), sizi şişmanlatmayacağını ama tok tutacağına yemin eden bilimum gıda maddesine bir sürü para veriyorsunuz tabi.

Üstelik de bu parayı, vakti zamanıdna para vererek aldığınız, afiyetle yediğiniz ve vücüdunuzda kilo olarak biriken şeyleri yok etmek için veriyorsunuz. Hayır, insanın kendi evindeki tuvaleti paralı yapması gibi bir olay bu. Neyse felsefî irdelemeye daha fazla girmeyeyim..

En sevdiğiniz pantolonunuz, artık içine giremediğiniz için en nefret ettiğiniz pantolonunuz olup da en sevmediğiniz o eski pantolonunuz içine tek girebildiğiniz favori pantolon haline geldiğinde; kemerinizi görerek değil de el yordamıyla bağlamaya ( kemer ne yapılır sahi ? bağlanır ? iliklenir ? kapatılır ? ) başladığınızda; çok yemek yedikten sonra ovuşturmaya başladığınız göbeğiniz artık ovuşturulmak için ikinci bir ele hatta kişiye daha ihtiyaç duyduğunda; eskiden bir jiletle 3 defa traş olabildiğiniz halde, artık her traş için yeni bir jilet kullanmanız gerektiğinde anlarsınız ki vücudunuz eskisinden daha genişlemiş ve artık yediklerinize dikkat etmeniz lazım.

Zaten bir süredir “dana gibi oldum oğlum sen” ile “siz biraz kilo mu aldınız efendim son zamanlarda” arasında değişen şekillerde size yapılan geri bildirimler de bunu işaret etmekteydi. Zaten sizin “yemekten sonra oluyor” diye düşündüğünüz “şişkinlik” hem her daim olmakta, hem de göbekten yanlara, yukarılara ve hatta yanaklara ve hatta hatta gıdı olarak bilinen ve eskiden kravat takmak için elinzle geriye itmenize gerek duymadığını o şirin bölgeye doğru yayılmaktaydı. Zaten beyefendiciğim, eskiden sütyen takmaya ihtiyaç duymuyordunuz.

Sizin ısrarla “iki gün az yesem çıta gibi olurum” dediğiniz vücut ölçünüz son 1 haftadır kimselere çaktırmadan “az” yemenize rağmen hala bir kalas için bile yontulması gereken boyutlarda duruyor ve en acı olanı basküle çıktığınızda kadranı göremediğiniz için durumun vehametinin sayısal değeri hakkında da bir bilgi sahibi olamıyorsunuz.

Ve bu saydıklarım ya da benzer başka sebepler sonucunda zayıflamaya karar veriyorsunuz.

Zayıflamanın ilk aşaması “düzenli yemek yersem zayıflarım” olarak bilinen, kilolarından şikayetçi olduğunu kimseye ( ve hatta kendine bile) çaktırmadan dahil olunan eylemlerden oluşur. Ama çok kısa bir sürede bunun hiç bir işe yaramadığı anlaşılır ve bir sabah Müsleheddin Efendi’nin getirdiği çayın yanındaki şekerler tepsiye burakılmak suretiyle “diyet” herkese ilan edilir.

Bu kritik nokta atlandıktan sonra ne tür bir rejim yapacağınız konusu, siz hariç herkesin tek amacı olur. Üstelik dünya üzerindeki rejim “tarfileri”, “günde 72 öğün istediğini ye” ile “haftada tek öğün, sadece süt” arasında değiştiği için bu iş onlar büyük bir kaosa dönüşür. Sizin için ise büyük bir kabusa. Etrafınızdaki insanların nasıl birer diyet uzmanı olduklarına şaşırıp kalırsınız.

Sizin yemeklerden uzak durmak istediğiniz o kritik anlarda saatte 4 kişi ortalamasıyla birisi size ” yeğenimin bir arkadaşı vardı, adı asuman, bir diyetisyene gitmiş acayip kilo vermiş” , “köfte ile sarmısak yersen kilo aldırmıyor benim halamgil bu sayede 1 yılda 12 kilo verdi” , “iki litre saf alkol alıp içine kirpi idarı karıştırıyorsun, bunu 3 ay dolapta bekletiyorsun sonra her sabah 1 kaşık içiyorsun, diyete bile gerek yok çakı gibi olursun”, “yeğenimin diyetisyene giderek kilo veren arkadaşı asuman, şimdi mankenlik yapıyor” , “abi peyniri böyle tavada çeviriyorsun o biraz eriyor, içine bol kıyma, iki de yumurta kırıyorsun, sonra bombolobülübülü alkoloidi alıyorsun ondan bir kaşık ekliyorsun buna, onu yiyorsun harika bir şey” , “ebegümecini haşlayıp suyunu iç”, “ya sabah geciktim kusura
bakmayın, yeğenimin bir arkadaşı vardı asuman, o vefat etmiş, gencecik kız, cenazeye gitmem gerekti” tarzında tarifler veriyor.

Bu arada sizin duyup sevip benimsediğiniz bir program zaten var ama her tarifle o biraz daha “güme” gidiyor. Hem karnınız açıkıyor hem de bu kadar çok rejim alternatifi olmasına rağmen, hala bu kadar çok şişman insan olduğunu görerek umudunuzu yitiriyorsunuz. Siz yemekten uzak durmak isterken, muhtelif rejim önerileri altında günde onlarca menü kulağınızın önünden geçiyor. E beyin de iki kulak arasında malum… ( arş: iki arada bir derede kalmak)

Sizin diyetiniz başkalarının derdi olmaktan çıktıktan sonra, siz de artık planladığınız diyeti rahatlıkla uygulayabilmeye başlıyorsunuz. Ama bu da kısa sürüyor. Zira çok az bir zaman sonra sizin diyet amacıyla yaptığınız her davranış çevrenizde sessiz bakışmalara neden oluyor. Ve bu bakışmaların altında yatan anlam ise hep aynı : “Hiç bir işe yaramıyor, benim dediğimi yapsaydı şimdiye incecik olmuştu”

Siz bütün bunların arasında inatla aklınıza koyduğunuzu yapıyorsanız, kilo konusunda bir gerileme kaydetmeseniz bile sabır olarak büyük bir ilerleme kaydediyorsunuz. Sonuçta belki amaçladığınız kadar kilo veremiyorsunuz ama sakin ve huzurlu birisi oluyorsunuz.

Yok eğer bir kaç gün sonra , açlık ve sinir birleşiyor ve oda arkadaşlarınızdan birisine saldırıp ısırmaya başlıyorsanız, öğlen pastanede bekliyorum sizi; ben de az önce müdürü yedim.

Share Button

Erkek erkeğe Mutfak Sohbetleri : Makarna


Başlığı görür görmez anladınız değil mi olayı 🙂 Size bugün makarna tarifi vereceğim. En kolayı o zira.
Efendiiim, öncelikle bir paket spagetti tabir edilen ( neden çubuk demeyelim buna) makarnadan alınır. Geçmiş tecrübelerimiz makarna konusunda bize belli bir uzmanlık vermiş olsa da yine de paketin üzerindeki pişirme talimatı okunur. Makarna pişirme konusunda bir gelişme yaşanmadığı görülerek mutlu olunur.

Evdeki en büyük tencereye alabildiğince su koyulur ve ateşin üzerinde kaynamaya bırakılır. ( ki bu tencere hiç bir zaman makarna pakedinin üzerinde yazan kadar büyük olamaz. “yaklaşık 5 litre suya” diyor adamlar, evdeki akvaryumda bile 3 litre su var. e yani) Kaynama kısmı çok önemlidir. Zira kaynamamış suya ( soğuk demeye dilim varmadı ama herkes acemi oldu değil mi bir zamanlar) atılan makarnaların, makarna olmaktan vaz geçerek birbirleriyle birleşme ve bir hamur yumağı olma eğilimleri olduğu “ülen bir makarna yapmak ne kadar zor olabilir ki” diye mutfağa gidilen ilk makarna yapma deneyiminde bizzat öğrenilmiştir.

Su kaynamaya yakın içine bolca tuz atılır. Eğer makarnanın tencerenin dibine yapışmasından endişe ediliyorsa bir miktar sıvı yağın da suya katılması anlayışla karşılanmaktadır. Bu yağ olayını öğrenene kadar 1 paketten 1 porsiyon bile makarna çıkaramamış olmanız sizin kabahatiniz değildir. Suyun kaynadığı, ciddi ciddi fokurdadığı görüldüğünde makarnaları içine atma vakti geldi demektir.

Burada cins ve acemi bir erkek makarnaları tek tek atma eğilimi sergiler. Bu yaklaşımla son makarnaya gelindiğinde ilk 25 makarna eriyerek suya karışmış ve ondan sonraki makarnalar da muhtelif kıvamlarda pişerek “makarna pişirmenin 40 yolu” isimli kitaptaki her bir yola ait örnekler haline gelmiş olurlar. Bu durumdaki makarna “anneminki daha güzeldi sanki yahu” içsel düşüncesiyle yenebilir durumda olmakla birlikte, sindilirilebilir olma özelliğinden çok şey kaybetmiştir. Tabak bittikten 30 dakika kadar sonra “elle göbeği ovuşturma” seromonisi sizi beklemektedir.

Kaynayan suya bütün makarnaları birden atmak gerekmektedir. Lakin bu çubukların tencereden uzun olmaları gibi bir durum söz konusudur. Bu durumda acemi erkek:

1. panik yaparak dışarıda kalan uçları şiddetle bastırmak suratiyle tencereyi devirmek
2. makarnayı kırıp öyle atma düşüncesiyle geri çıkarmaya çalışmak
3. kaşık ya da adı bilinmeyen bir mutfak aletiyle hızla vurarak ortalığı batırmak
4. daha büyük olduğunu düşünülen ve kesinlikle daha küçük olan bir tencereye ( bkz : erkeklerde görsel algı ve farazi oransal yorumlama) suyu ve makarnaları aynı anda boşaltmaya çalışarak ocağı, halıyı, fırını, pantolonu ve atleti ( erkek adam atletsiz yemek pişirmez) eğer akıl edebilmişse mutfak önlüğünü, akşam yemeğini ve her iki tencereyi çok uzun bir süre kullanılmaz duruma getirmek
5. ikinci dereceden az olmamak kaydıyla vücudunun en az %2 ‘sini yakmak

şeklinde genellenebilecek davranışlardan en az birini birini sergiler.

Oysa bu davranışları daha önce sergilemiş olan tecrübeli erkekler, makarnaların dışarıda kalan uçlarında sakince bastırıldığında, bir süre sorna ( ki bu pişme süresi dahilinde kabul edilebilir bir süredir ) makarnaların aynı sakinlikle tamamen tencerenin içine girdiğini bilirler.

Makarnalar suya başarıyla sokulduktan sonra erkeğin temel endişesi süredir. Üzerinde 7 ila 9 dakika arasında yazan zaman dilimi daha önceki tecrübelerinde 15 ile 42 dakika arasında denenmiş ver her seferinde farklı sonuçlar alınmıştır. hatta bu sonuçların bazıları üst kattaki komşunun itfaiyeyi araması şeklinde bile olabilir. Zira “erkeğin el kitabı”nda “7 dakikada neler yapılabilir” başlığı altında yer alan hiç bir seçenek, bir erkek tarafından 7 dakikada tamamlanabilecek bir şey değildir. Ya sadece bakmaya gitmişken televizyona dalar, ya elimi yüzümü yıkayayım derken oradan küçük abdeste oradan da büyük abdeste geçiş yaparak dergideki son teknoloji haberlerine dalar, epostalara şöyle üstünkörü bir bakayım derken gözü yanıp sönen bir a/s/l mesajına takılır, ona cevap verir falan filan….

Ama tecrübeli erkek bilir ki : “yemek pişerken, süreyle ilgili bir olay söz konusuysa gözünü yemekten ayırma”. Yine bilirler ki “mutfakta ne kadar hızlı dolaşırsan dolaş pişme süresi sabit kalır.”

Bu süreçte “pişmiş midir ki artık” kontrolü erkeğin yaş ve tecrübe durumuna göre metal çatalla tadına bakarken dudaklarını yakmak, cama yapıştırmak, tavana yapıştırmak, bir diğer arkadaşa tattırmak, tabağa koyup tabağı yan çevirerek kayıp kaymadığına bakmak, havaya atıp tutmak ya da tutamamak, kız arkadaşın bluzundan içeri atmak ve tahta kaşıkla tadına bakmak seçeneklerinden bir ya da bir kaçıyla yapılır.

Piştiğine kanaat getirildiğinde ise acemi erkekler tarafından hemen, tecrübeli erkekler tarafından ise 1-2 dakika daha beklenerek ateşten alını. Zira tecrübeli erkek “tek pişmiş olan makarna sizin kontrol ettiğinizdir, diğerleri kesinlikle henüz çiğdir” şeklindeki Murphy kuralını ve Murphy’nin de bir erkek olduğunu bilir.

Ateşten alınan makarna, makarna süzgeci isimli alete küllüyen ve bir çırpıda ve korkmadan boşaltılarak süzülmek zorundadır. (“Suyu çekinceye kadar” tarifi pilav içindir arkadaşım…) Bu süzme işlemi sırasında süzgecin lavabonun içinde olması en akıllıca olanıdır. Makarna süzgecine ne gerek var hepsi süzgeç değil mi işte diye evdeki başka bir süzgeci de kullanabilirsiniz. Lakin bu süzgeç eğer tel süzgeç gibi sık delikli bir süzgeç değilse o zaman lavabonun çok temiz olmasına fayda var. Zira gözünüzün önünde süzgecin delikleri arasında süzülerek süzgeçi terkeden ve sizi “aaa aaa anaaa aa aa aaa” diye bağırtan makarnaları o lavabodan tek tek toplamak zorundasınız demektir. Ve evet o makarnalar acayip bir şekilde yapışırlar lavaboya…

Eğer makarna süzgeci kullanmışsanız, bir takım asi makarnaların bu süzgeçten kaçmaya çalışması ve değişik uzunluklarda saçaklar oluşturması normal bir davranıştır. Bu saçaklanmış makarnaları tercihen uzun olan taraftan çekerek ( evet elinizle, korkacak bir şey yok. makarna onlar. biraz sonra yiyeceksiniz hatta) tencereye atmanız, “lavaboya değmiş midir, pis midir” düşüncesine kapılacak kadar titizseniz, önce şöyle bir sudan geçirmeniz de makarna yaparken kabul edilebilir bir davranıştır.

Makarnaları şu ya da bu şekilde süzdükten sonra annenizin yöntemine göre soğuk sudan geçirebilir ya da geçirmeyebilirsiniz. Bu size kalmış.

Sonra az önceki tencereye ( eğer hala kullanılabilir durumdaysa) zevkinize göre bir miktar yağ (tere, sıvı, mısır, zeytin, soya, boya ( karışır bazen korkacak bir şey yok) vb.) koyarak yağ ısınınca ( rengi değişince ısınmış değil yanmış oluyor) süzülmüş makarnayı boşaltıyoruz. Beyler, burada önemli bir püf noktası var : makarnalardan ne kadarı tencerenin içine girerse o kadar çok makarna yiyebilirsiniz. ( ayrıca bakınız : halı üzerinde ezilmiş, haşlanmış makarna temizleme kılavuzu )

Burada artık süre falan yok, şöyle 1-2 dakika çevirip kapatın tencerenin altını, yeter artık daha fazla atraksiyona gerek yok. Makarnanız pişti ve yenmeye hazır.

Mutfak hala kullanılacak haldeyse isterseniz sos falan da hazırlayabilirsiniz ama sakın bana güvenmeyin o konuda. Sevmem de, yapmam da, yemem de…

Bütün bunlardan sonra makarnanızı yenebilir bulduysanız ve yediyseniz, makarna pişirdiğinizi arkadaşlarınıza söylediğinizde “makarna pişirilmez haşlanır” diye bir laf duyacaksınız ki bu aynı “ney çalınmaz üflenir” gibi bir şehir efsanesidir. Takmayınız kafanıza.

Çubuk makarna dışında burgu, fiyonk, erişte, yüksük, boncuk, kelebek, mantı, dirsek, çarliston, petek, bukle, lazanya, şapka, teker, sebzeli, kepekli, veronelli, hayvancıklı, harfli gibi isimleri olan bir çok çeşit makarna daha bulunmaktadır. Ayrıca bu makarnaların numaraları, ince ve kalın kesim gibi çeşitleri falan da olabiliyor. Bu ürünler de aynı şekilde pişirilirler. Sadece süre kısmında küçük değişiklikler olabilir ki bunlar da paket üzerinde yazar.

Beyler; ellerinize sağlık, cümleten afiyet olsun 🙂

Share Button

Nutella’nın mutfağımdaki yeri

Nutella’nın mutfağımda asla bir yeri olmamıştır. Zira bir şeyin mutfaktaki yerinden bahsedebilmek için o şeyin mutfakta bir yere koymak ve orada bekletmek gerekir ( bkz: tava, bardak, tost makinesi vb.). Oysa bu Nutella denen nesne, alışveriş torbasından çıktıktan sonra genellikle kapağı direk olarak açılmak suretiyle büyük bir bölümü tüketiliyor; kalanı da alışveriş torbasının geri kalanı boşaltılırken ona eşlik ediyor. Dolayısıyla mutfakta bir yere koymak kısmet olmadı henüz.

Şimdi adi herifler büyük boyunu çıkarmışlar. Hani alın da daha uzun süre kullanın diye düşünmüşler sanıyorum. Bu varsaydığım “daha uzun süre” kavramı benim için 4-5 kaşık ya da 4-5 dakikaya tekabül ediyor. Ne anladım ben bu işten. Madem bir iş yapacaksın, çıkar şunun 5 kiloluk tenekesini, alalım koyalım evimize, Nutella’nın da mutfağımızda bir yeri olsun.
Share Button

Erkek Erkeğe Mutfak Sohbetleri : Evde Ekmek Yapma

Oburluğun temelinde yatan gıda maddesi, bana sorarsanız, ekmektir. Tadında ve kıvamında yapılmış ekmeğin, hele ki ekmek kokusunun bozamayacağı diyet yoktur. Zaten diyetisyenler de bunun farkındaki diyet reçetesi yazarken “ekmek yemeyin” yazmazlar, “ekmeklerden uzak durun” yazarlar. Zira koku menziline bile girdiğinizde ya midenize ya da midenize girinceye kadar aklınıza, rüyalarınıza girer bu ekmek.
E her an sıcak ve taze ekmek bulmak, değil fırınların, bakkalların bile yok olmaya başladığı bu dönemlerde, giderek zorlaşıyor. Bir ekmek için de koskoca alışveriş merkezine gitmek uzun iş; ( bildiğim) en güzel fırınlar oralarda ne yapayım.

İşte böyle ne yapayım derken karşıma çıktı bu ekmek makineleri. Bir süredir oralardan buralardan duyardım ama, daha alınması ya da rutin bir mutfak eşyası olması uzak gelirdi bana. Sonra bir baktım ki her yerde bir ekmek muhabbeti ve heryerde türlü türlü ekmek makineleri. Hem ekmek, hem makine hem de teknoloji ürünü olunca almamak olmaz artık deyip aldım ben de bir tane.

Kullanan herkesin söylediği ortak şey “kılavuzda yazanları aynen yapmak” olduğu için sanıyorum 36 yıldır ilk defa bir ürünü açıp kurmadna önce kılavuzu okudum. tamam kabul ediyorum, kutuyu açıp, parçaları birleştirip, fişe takıp menüleri kurcaladıktan sonra okudum. Ama yine de bu bir ilk.

Onlarca çeşit ekmek, bir sürü kek, reçel, filanca hamuru, çorba ve pilav tarifleri içeren minicik bir kitap. Kutunun içinden bir çimdik, iki tutam, aldığı kadar gibi tarifleri anlamayanlar için özel bir kaç ölçek ( kap ölçek – kaşık ölçek) de çıkıyor. Öyle ki ölçeklerde 1/2, 1/4, 1/8 gibi değerler bile işaretlenmiş. İşte aleti bu ölçekler ve tarif edilen oranlarla kullandığınızda ekmekleriniz gayet başarılı oluyor dediler. Ekmeğin başarılısı, yenmemeyi başarabilen midir diye düşünerek ilk ekmeğimi yapmak üzere işe koyuldum.
En baştaki en basit ve en tanıdık olan ekmek tarifini uygulamaya ve ilk olarak daha aşina bir ekmek yapmaya karar verdim. Tarifte yazanların evde olmadığını, olanların da raf ömürlerini ( miaddan daha iyi değil mi) doldurduklarını görerek ilk gecelik hevesimi kursağıma ektim. Ama ertesi gün ilk işim bu eksikleri tamamlayı ekmeği yapmak oldu. Ve bu ilk işin sonu ise hüsran.
“Öyle bir kabarıyor ki bazen kaptan taşıyor” dedikleri ekmek değil kabarmak, ham hadde olarak kapladığı yerden bile daha alçak oldu. Vay alçak vay. canım görünüşü ne yapayım önemli olan tad diye düşünerek hemen sıcacık bir dilim kesip, hemen oracıkta ağzıma attım ve hemn tükürdüm. Olmamış efendim ne yapayım.
Sonra öğrendim ki keramet undaymış, evet evet unda. Öyle her unla ekmek olmazmış.Hem unun türü hem de markası önemliymiş. ( Yazılarımda marka ve isim gibi ticari bilgiler vermem ama zaman ve malzeme kaybını engellemek için ben önerilen ve kullanınca benim de tercih ettiğim un markasının SÖKE olduğunu belirtmek isterim. ) tekrar markete gidip un reyonuna yöneldim bir baktım ki raf raf un dolu. Her biri başka başka türde, başka işlere yarayan bir sürü un. Ben yine ilk denemeyi normal unla yapıp mısır unu, tam buğday unu gibi çeşitleri de almayı ihmal etmedim.
İkinci deneme ise tam anlamıyla bir harikaydı. Mayalanma aşamasında hamur neredeyse kabın dışına taşacaktı. Pişen ekmek ise, “tadından yenmez” denilen ve oysa ki gayet de güzel yenen bir ekmek olmuştu.
Sonra diğer ekmek türlerini de yavaş yavaş deneme başladım. Eh her biri 900 gramlık ekmekler yapıldıklarına yakın bir hızla tükenmeye başlayınca oturup bunu yazmam gerektiğine karar verdim.
Ne faydası var derseniz artık laptopu göbeğimin üzerine koyup rahatlıkla yazabiliyorum. Bu faydası var işte…
Share Button