Category Archives: Gezi

Balkan Turu yapacaklara bir kaç lezzet durağı önerisi

Sırbistan – Belgrad – Klorac
 
Balkanların en geleneksel yemeği köfte. Çevabi, çevapi, cebabci gibi isimlerle, köfte yanında soğan ve pide ile servis yapıyorlar genellikle. Yediklerim arasında ( ki köftesever biri olarak 7 günlük seyahatin 11 öğününde köfte yedim 🙂 ) en güzeli buradaydı. Kaşarlı vb. gibi çeşitleri de var.
 
Sırbistan – Belgrad – Milagro
 
Tuna nehri kıyısında çok şık bir et restoranı. Et, makarna vb. çeşitler var. Yan masa bütün domuz söylemişti mesela. Kafasıyla beraber pişirip koca bir tepside masaya getiriyorlar… Garson “Milan” a denk gelirseniz (ya da sorarak onu tercih edebilirsiniz) çok sempatik ve bütün yiyecek ve içecekler konusunda bilgili ve oldukça ilgili bir garson. Çay söylediğinizde bile 5 dakika nasıl içileceğini tarif ediyor.
 
Bosna Hersek yolu üzeri – Laguna
 
Yol üzerinde nehre biraz yukarıdan bakan şirin bir mola yeri. Tandır ve tabi ki köfte öneririm.
 
Bosna Hersek yolu üzerinde – Restauran Mitrovic
 
Yüksek bir dağ geçidinde çok şirin bir mola yeri. Bir şey yemedik ama kahve ya da yöreye özel değişik bir alkollü içecek olan “Rakija” türünü deneyebilirsiniz. Özellikle motorcuların mola yeri gibi duruyordu.
 
Bosna Hersek  – Saraybosna – Mr. Künefe – Osmanlı Çarşısı girişinde
 
Tel kadayıf ve bildiğiniz Türk çayı. İkisi de harikaydı. Hele ki tur boyunca mütemadiyen var olduğunu duyacağınız ( ve içince bu ne yahu diyeceğiniz) Türk çayları içinde en güzeli. ( Ya da biz bulamadık başka güzelini)
 
Hemen yanında en meşhur “Boşnak Börekçisi” var dediler. Ben yemedim yiyenler de memnun kalmadı, değinmiş olayım.
 
Bosna Hersek  – Saraybosna – Birtija
http://4sq.com/13Ux5ji
 
Meydanda çok şirin, minnacık bir bar. Soluklanmak ya da grubu beklemek için ideal.
 
Bosna Hersek  – Mostar – Black Dog Pub
http://4sq.com/170GVDm
 
Suyun kenarında, canlı rock müzik dinleyip bir şeyler yeyip içebileceğiniz bir bar.
 
Makedonya – Ohrid – Чун | Chun
 
Gölün kıyısında, havadar bir restoran. Köfte güzel. Hamburger isterseniz 20-22 santim çapında kalın bir köfte getiriyorlar. Ekmek arasında değil 🙂 Meraklısına : Yeni Rakı var.
 
Makedonya – Üsküp – Destan
 
Köfteci. 🙂 2 dükkan var. orijinal dükkan Osmanlı Çarşısı girişinde (http://4sq.com/dkuW04). Bir de şube açmışlar, o da meydanda Fransa’daki bilmemne takının kopyasını yapmışlar, onun dibinde hemen (http://4sq.com/nmvRUP). Köfte üstüne çay bazen veriyorlar.
Makedonya – Мекиците од Стража
 
Yolüstü dinlenme tesisi tarzında bir yer. Fırın diyebiliriz sanıyorum. Bizim gayet iyi bildiğimiz pişi denen ( mayalı olan / ekmek hamurundan da yapılan) o şeyi yapıyorlar.
 
Her biri 20-25 cm. çapında. Sırf burada bir daha pişi yemek için o taraflara gitme planları yapıyorum ben. Bilginiz olsun 🙂
 
Share Button

Kastamonu Daday At Çiftliği Gezisi

Aşağıdaki metin Ayakizi Gezi Grubu (ve Reftur) ile yapılmış bir gezinin özetidir. Yazıda bahsi geçen Haşim insanı, bizi bir araya getiren ve bu turda keyifli zaman geçirmemizi sağlayan kişi olup, benim ( ne yazik ki) arkadaşımdır. “Haşim insanı” ifadesi, metinde “Ayakizi Gezi Grubu” yerine kullanılmıştır.

***

Efenim, bunca yıllık hayatımda gittiğim bütün gezilerden sorna birileri illa ki “Nasıl geçti ?” diye sormuştur. Ve ben de bunlara gayet alışılmış cevaplarla yanıt vemişimdir : “Harikaydı” “Ay çok eğlendik” “Ben biraz aç kaldım ama iyiyidi” “Çok sıcaktı” ” vs.

Ama Haşim insanıyla gittiğim gezilerden sonra bu soruya hep çok farklı cevaplar veriyorum nedense ?

– Nasıl geçti ?
– Çok hızlıymış, plakasını bile görememiş arkadaşlar. Ahhh…

– Nasıl geçti ?
– Sen bunu bir üç gün sonra sorarsan o zaman bir cevap verebilirim sanırım

– Nasıl geçti ?
– Daha geçmedi

– Nasıl geçti ?
– zzzzzzzz…

E bile bile neden gidiyorsun diyeceksiniz. Sigara ya da diğer uyuşturucu maddeler gibi bu Haşim insanı da, fevkalade zararlı bir alışkanlık efendim. Bulaşmamış pürü pak duruken, bir yerden duyup merak ediyorsunuz, bir deneyeyim bir kereden bir şey olmaz diyorsunuz sonra bir bakıyorsunuz Kastamonu dağlarında yürüyorsunuz. Aradaki bölüm ise kopuk…

Efenim 15 Haziran cuma gecesi, gecenin bir vakti yola çıkıp, gece ile sabahın “hayır bu vakit bana ait” diye çekiştiği bir saatte at çiftliğine vardık. Karşılamaya bari bir at olsun gelir diye düşünürken baktık ki ortalık ıpıssız. Bir tek haşim insanı var yine. Atı tercih ederdik ama neyse.

O karanlığın içinde, bizi tepe lambasıyla odalara yerleştirdi. Bize düşen oda, tam olarak oda değildi aslında. Yatağın çevresine bir duvar örüp, üzerine de bir dam kapatmışlar olmuş sana oda. Yatmayacaksan ayakta durman gerek. Adımlarınız büyük değilse 1 adım atabilme şansınız da var. Tabi o ve ondan sonraki gece yorgunluğuyla merdivende de uyurduk, çok da önemli değildi oda 🙂

Oda demişken odanın tuvalet ve banyo bölümü penceresiz ve ışık açma düğmesi de yok. Hareket sensörlü bir ışık düzeneği kurulmuş. Yani söz konusu mekanda icra ettiğiniz faaliyetleriniz sırasında belli aralıklarla hareket etmeniz lazım. Söz konusu mekanın ne oduğunu bir düşünürseniz, söz konusu hareketlerin zorluğunu da sanırım tahmin edersiniz. Ayrıca bu hareket sensörleri, banyo yaparken perdeden dolayı sizi göremediği için , mekandaki en haraketli perormansınızda ara sıra karanlıkta kalmanız da mümkün. Perdeyi açıp, uygun bir hareketle sensörü uyarmanız lazım. Ben 2. seferde nasıl bir şey yaptıysam artık ışık bir daha hiç sönmedi… Bu rada banyoda neden pencere oladığın da anlamışsınızdır sanırım 😀

Neyse efendim. ilk sabah kahvaltımızı ettik. Sonra yaylaya gitmek üzere araçlara yöneldik. Araç dediklerimden birisi traktör ve römorkundan oluşuyodu. Baktık herkes oraya koşuyor biz de hemen tırmanıp yerimizi aldık. Mesela ben 3 ayakkabı, 2 omuz, bir oturma organı arasına yerleştim. hah tamam doldu burası, hatta sıkıştık bile dedikten sonra yaklaşık 8 kişinin daha römorka binmesiyle hareket ettik.

Hareket ettik deyince, sizler daha önceki tecrübelerinizden, gitme hareketini tek yönlü olarak düşünebilirsiniz, ama bu biraz farklıydı. Araç sadece ileri doğru giderken siz bunun yanı sıra yukarı, aşağı, geri, sağa, sola, öne, arkaya doğru da gidiyordunuz. Dün gece eve geldiğimde çamaşır makinesinin sepetine attığım eşyalarımın bu gece yıkanırken neler hissedeğini artık çok iyi biliyorum. Her ne kadar onların organlarının yer değiştirmesi söz konusu değilse de, yine de onlara acıyorum.

Bu arada Haşim insanının oradan bir grup zavallıyı geçireceğine ihtimal vermediği için doğaları gereği büyümüş ve dallanmış olan muhtelif ağaçların, muhtelif kalınlıklardaki, muhtelif dalları, muhtelif aralıklarla biz römork yolcularının muhtelif yerlerine çarpmak suretiyle Haşim’in muhtelif defalar muhtelif şekillerde anılmasına da sebebiyet vermiştir. Öyle ki, dallar tarafında süpürüle ittirile gitgide önden arkaya doğru bir yığılma oldu. Başlangıçta arkada yan yana oturanlar, yolculuğun sonunda üstüste ve hatta iç içeydiler. Dalga geçiyorum sanırsınız ama, inerken benim cebimde bir ayak ve bir diz vardı vardı.


Sonra traktörden inip, bulabildiğimiz organlarımızı yerlerine yerleştirip biraz yürüyerek ağaçlarla çevrili bir alana geldik. Bizden önce minibüsle gelen grubun da benzer bir eziyet çeksinler diye onlarda yarı yolda inidrilip yürütüldüğünü öğrendik. Sonra mangallar yanarken bir grup yürüyüşe gitti. Biz oraların keyfini çıkardık. Sonra gidenler döndü, yemekler yenildi, buz gibi kaynak suyu ve mis gibi çaylar içildi.

****

Haşim ile tura gidenler ( allah cümlemize sabırlar versin) bilirler ki, otobüs daha hareket ederken Haşim önümüzdeki turun bir özetini yapar. Şunu yapacağız, bunu yapacağız diye. Tabi hepimiz de bunu keyifle dinleriz. Ama Haşim insanı, bu geziyi anlatırkenher şeyi aynı yorum ve vurguyla anlattığı için de bütün geziyi sakin sessiz bir yer sanırız.

İşte biz de o laf arasında bir madde olarak geçen “Ondan sonra isteyenlerle doğada 9 kilometrelik bir yürüyüş yapacağız. Yaklaşık 2.5 saat sürecek” kısmını sanki Haşim insanının “söylediği” gibi değil de “anlattığı” gibi basit bir yürüyüş sandık. Hayır adam zaten iki lafı bir araya zar zor getiriyor,ondan bir de vurgu beklemek yanlış olur zaten…

İşte biz de bu basit yürüyüşe katılalım dedik. Öyle ya doğada 9 kilometlerlik bir yürüyüş, 2.5 saat sürecek….

Bu 9 kilometrelik parkurun, bize göre 10. kilometresinde ( ki tam ortasına denk geliyor) Haşim’in “yağmaz herhalde” dediği hava yağmaya başladı. Yağmak derken bildiğiniz yağmurla bir alakası yok bunun. Bildiğiniz denizin bildiğiniz gökyüzünden aşağı düşen hali gibi bir şey daha çok. Hadi hazırlıklı olanlarımız yağmurluklarını giyerek nisbeten ıslanmaktan kurtuldular. Lakin hazırlıklı olmayanlarımız sırılsıklam oldular. Üstelik daha dünyanın yolu da vardı. Benim “en az 40 kilometre” olduğunu iddia etmem rağmen Haşim insanının ısrarla 9 klometre olduğunu savunduğu 2,5 saatlik yürüyüşü yine de sağ ve salim ( bazılarımız ıslak) olarak tamamladık. O gece ve ertesi gün de üşüten ya da hastalanan yoktu. Nur içinde yatsın, Fevzullah ağabeyi saymıyorum tabi 🙂

Gezinin en maceralı olan kısmı , bana göre bu ilk gündü. Akşam başka minik bir yağmurun sonrasında serinlemiş havada, yanan ateşin başında üşüyen yerlerimizi ısıtarak yemeğimizi yedik. Soba ile mükemmel ısıtılmış olan odaya sığınanlarımız, başka sıcak yer olmadığı için mecburen Haşim insanının fotoğraf gösterisini izledi.

Neyse efenim, ertesi gün sabah kahvaltısı, at binme, at inme, attan korkma, at hapşırığına maruz kalma, at peşinden koşma, at kişnemesi dinleme, at fotoğrafı çekme etkinliklerini müteakiben odun ateşine sacda pişmiş etli ekmekleri mideye indirip sorna da çiftlikten ayrıldık.

Hani ben gittim siz gitmeyin diye söylüyorum. Giderseniz de sakın bu Haşim insanına kanmayın, detaylı olarak sorup sorulturun. Hele ki “yağmur yağmaz” derse şişme ördek bile alın yanınıza.

Ha ben belki bu hafta sonu yine giderim, ama siz bana aldırmayın. Ben bağımlısı oldum artık, siz kendinizi kurtarın 🙂

Benim objektifimden bunları izlemek isterseniz buraya tıklamanız gerekiyor. 🙂

Share Button

Oksijenin Fazla Gelmesi Durumu

Halk arasında “temiz hava yaramadı” olarak da bilinen durumdur.

Söz konusu durum genellikle, büyük şehirde yaşayan kişilerin hafta sonlarında kaçtıkları, mesire yeri tabir edilen oksijeni bol, doğal ortamlarda karşımıza çıkar.

En sık görülen şekli “eeeeehhhheeheheheeeeeyyyyyyyyyyyyyy” şeklinde atılan naralar, “iğyeeeeek” şeklindeki çığlıklar ve “aaaaaeeeeeeooooooo” şeklindeki anlamsız sesli harflerden oluşan yüksek sesli yaklaşımlardır. Bu, sesli tip olarak adlandırılmaktadır.

Şehrin keşmekeşinde yanındakinin konuşmasını bile zorlukla duyan gençlerimiz, açık ve sessiz alanlarda seslerini herkese duyurma fırsatını bulmuşken sıklıkla bu sesli tipi kullanırlar. Bu gençlerimizin söyleyecek ( duyuracak) bir şeyleri olmaması neticesinde de bu tip ilkel sesler çıkartmaları zaten beklenen bir sonuçtur. Yine büyük bir sıklıkla, bu sese mukabil, başka bir yerden bir cevap sesi gelir ki halk arasında bu duruma da “çiftini buldu” denmektedir. Bu durumda en tehlikeli sonuç çiftin üremesidir.


Bir diğer tip ise, atletik tip olarak da tanımlayabileceğimiz, günlük hayatında tuvalete bile bürositin tekerleklerini kullanarak giden ve fakat doğal ortamda ( aslında orası da onun doğal ortamı şimdi) atlamacı, yüzmeci, tırmanmacı , amuda kalkmacı kesilen tiplerdir. Bu kişileri de yine söz konusu etkinlikte, topluluktan ayrı olarak, bir ağacın tepesinde ( mahsur kalmış), üzeri hafif buz tutmuş bir gölde ( donmak üzereyken), köprünün hemen yanından karşıya atlarken ( bacağı ya da beli kırılmış) görebilirsiniz.

Tespit ettiğim bir başka grup ise “doğada babam yetişse yerim” tarzı kişilerdir. Bu kişilerin atalarının doğada yetişmiş olması muhtemeldir. Önce her akan suyu içip, sonra her yerde buldukları yeşilliği çiğneyen, en sonunda topladıkları mantarları pişirerek yiyen ve zehirlenen kişiler bu sınıfa girmektedirler. Bu tip daha çok, şehir hayatında doğal hayatın ve bozulmamış nesnelerin hasretini çeken orta yaş ve üzeri insanlardan oluşmuştur.

Bizzat içinde bulunduğum için bahsetmek istediğim bir diğer tip ise, teknolojik tiptir. Bu kişileri diğerlerinden kıyafetleri yardımıyla ayırabilirsiniz. Zira bunlar, bir gözleri kırpık diğer gözlerinin yerinde bir fotoğraf makinesi objektifi bulunan, boyunlarında muhtemelen bir GPS cihazı, 100 metrede bir cep telefonu çekiyor mu diye bakan kişilerdir. Mola yerlerinde çantalarından bir laptop ya da hafıza kartı yedekleme tıngırtısı çıkarıp muhtelif kablolarla bunları birbirine bağlamak, cep telefonuyla internete bağlanıp az önce çektiği bir fotoğrafı arkadaşlarına göndermek ve ortamdaki kişilere sürekli “burada bağlantı yavaş, 2 megabaytlık dosya 5 dakkada gitti, tepede olsaydık ben şimdi hepsini webalbüme atmıştım, a bu arada sizin eposta adresinizi de kaydedeyim” şeklinde iletişim kuran insanlardır. Ortamın tadını döndüklerinde çektikleri fotoğraflara bakarak anca çıkartırlar. ( ah benim eşşek kafam)

Bu oksijenin fazla bulunduğu temiz ve doğal ortamlarda, o kadar bol oksijene rağmen daha hala bu oksijeni gerekli şekilde yakamayan bir tür daha vardır. Bu türü genellikle canlı olarak birebir görmezsiniz. Daha çok “daha önceden orada bulunduklarını” anlarsınız. Bunu anlamanızı sağlayan poşetler, içecek kutuları ve şişeleri, peçeteler, gazete kağıtları, ekmek parçaları, fotoğraf filmi kutuları, cam kırıkları ortamda her yerde bulunmaktadır. Bu tip ne yazık ki diğer bütün tiplerin de içinde bulunduğu genel bir gruptur.
Share Button

Her yolun sonu bir simitçi ve bir heykele çıkan şehir

Yıllar önce, Ankara’da yaşamaya başlamadan önce, bir şekilde 1 aylığına Ankara’da kalmam gerekmişti. Bilmediğim bir şehirde kaldığım zaman hep yaptığım şeyi, o zaman da yaptım : Kaldığım yeri merkez olarak alarak yürüyerek bulabildiğim tüm sokaklara girip çıktım.

Süre uzun ve mekan da Ankara olunca bu “kaldığım yeri merkez alma” durumu giderek genişledi, edinilen bir Ankara haritasıyla, gece geç ve sakin saatlerde arabayla bile bir sürü yeri dolandım. Gündüz muhabbetlerinden adını duyduğum yerleri keşfettim, Sakarya’da “selam ağabey, aynısından mı ? ” diye müdavim kabul edildiğim bir barım bile oldu hatta 🙂

O zamanlar, çok keyif aldığım, bir alışkanlığım vardı: Her gece, defterimi açıp bir şeyler yazardım. Aklıma her ne gelirse. Genellikle şiir sayılabilecek bu yazılar, şimdi dönüp baktığımda tam bir günlükmüş aslında.

Ferhan Şensoy’un Gündeste isimli bir kitabı vardır. Özünde tam bir günlük olan bu kitap, yazıların tarih sırasına bakılmaksızın yayınlanması ve düz yazı değil de şiir şeklinde olmasıyla benzerlerinden ayrılır. Hele benim için öyle bir ayrılır ki, kütüphanede özel bir yerde durur. Kitabı mı önce okudum, o şekilde yazmaya mı önce başladım bilmiyorum. Her halükarda Ferhan Şensoy’un benden önce yazmaya başladığı kesin ama.

O defterlerin Ankara bölümünde, ilk 10-15 gün için çok az yazı var. Hatta o zamanlar yaşadığım şehirde ( Tokat – Artova) günde ( gecede) 5-6 sayfadan az yazmadığım düşünülürse, neredeyse hiç yok. İşte bu yazıların ilkinde ( Ankaradaki 10. güne denk geliyor) böyle bir şey yazmışım :


Ankara
her yolun sonu bir simitçi ve bir heykele çıkan şehir

Her yol kavşağına bu heykeller,
kaybolursanız adresi sormak için dikilmişler sanki

Şu Sakarya Caddesi,
neredeydi madenci abi ?

Bu yazıdan 1 yıl kadar sonra Ankara’ya taşındım ve 9 yıldır buradayım. Şimdi bakıyorum da her gün önünden geçtiğim heykellerin hiç birini anımsamıyorum. Aklımdaki bütün heykeller o yıllar önce gezinirken gördüklerimden ibaret. Bir de en sevdiğim mekanlardan biri olan Kuğulu Park’ın girişine 1 yıl kadar önce dikilen Tunalı Hilmi Efendi’nin heykeli.

Hep söylemişimdir, “bir şehirde yaşamak o şehri unutturuyor.”; en güzeli, turist olmak bir yerde.

E heykelleri unuttum da, simitçileri unuttum mu ? Yok canım, onları hala bliyorum. Hatta hangileri aynı fırından alıyor, hangisine tazesi ne vaktte geliyor onu bile bilirim. Şimdi çıkıp, toplallaya topallaya yürüyerek “bebek arabalı simitçi” amcadan bir simit alıp yiyeceğim hatta. Bu amcanın da bir kaç fotoğrafını çekebilsem, onu da yazacağım…

Bu yazıya esin kaynağı olan yazı : http://www.devletsah.com/ankaranin-heykelleri/

Share Button