Category Archives: Yazılar

Ne idüğü belirsiz gıda maddesi

Dün içtiğim şeftali suyunun içinde yüzde kaç oranında gerçek şeftali vardı bilmiyorum, ama yediğim şeftalilerin içinde hiç yoktu. Görüntüsü, kıvamı, kokusu şeftaliye bu kadar benzediği halde herhangi bir tad içermeyen bir şeyi daha önce yememiştim.

Yedikten sonra, kalanları tekrar tekrar inceledim, kabuklar, çekirdek, çekirdeğin meyve üzerinde bıraktığı izler falan mükemmel taklit edilmişti. Ama tad konusunda ne yazık ki başarısız olmuşlardı. Daha doğrusu muhtemelen tadı eklemeyi utmuşlardı zira tadı hiçbir şeye benzemiyordu.

Daha önce 4 yıldızlı olduğu iddia edilen bir tatil köyünde ( ki deniz yıldızı bile olsa 1 tane etmezdi) sabah kahvaltısında bal olarak sunulan üründe ve bir defa da yukarıdaki şeftaliyle aynı marketten alınmış muz görünümlü bir üründe benzer durumları yaşamıştım.

Sanıyorum böyle bir sektör var. Bunlar görüntü, kıvam, şekil olarak bilinen gıda ürünlerinin sahtesini üretiyorlar sonra da bir yerden bunlara koku ve tad eklenerek piyasada orijinal ürün yerine satılıyor. Aslında çakma ürünler yani.

Bir daha gittiğimde etiketlere dikkat edeceğim herhangi bir yerde bununla ilgili açıklama var mı diye. Belki adamlar “Muz( Çakma) 3.4 TL” ya da “Bal (Yersen) 12 TL” yazıyorlar da ben fark etmiyorum bir de adamlara kabahat buluyorum.

Bu vesileyle, hazır yeri gelmişken, GDO mudur başka bir şey midir her ne haltsa işte, o haltla oynayarak böyle uyduruk ürünler üreten sektörün ve bunları satan bakkal, manav, market ve benzeri cümle esnafın da ta ağızlarına sıçayım.

Share Button

Özel Güvenlik Kişileri

Özellikle büyük alışveriş merkezlerinin kapılarında, pek değişik şekillerde, alışveriş merkezinin ve oradaki müşterilerin güvenliğini sağlamakla görevli olan bu kişilere sanıyorum denk gelmemiş olanınız yoktur.

Ben, nedense, çok sık olarak denk geliyorum. Ve her seferinde de bunlara tamamen sinir oluyorum.

Sinir olduğum tabi ki bu insanların kendileri değil, hepsi gencecik pırıl pırıl insanlar. Ben kanunla kendilerine verilmiş olan bir takım yetkileri, çalıştıkları firmanın amirinin talimatları doğrultusunda ve fakat bütünüyle anlamsız olarak uygulamalarına sinir oluyorum. Kendi kişiliklerini ve hata bazı durumlarda akıllarını ayaklar altına alarak sürdürdükleri “güvenlik” önlemlerine sinir oluyorum. Sadece göstermelik olarak yapılan bu işlemin yeri gelince bizlere eziyet olmasına sinir oluyorum.

Bu arkadaşların hiç birisinin şahsına ve kişiliğine sözüm yok. Ama yapılan işlemlerin anlamsızlığına ve bunun bana yansıyan kısmına sonuna kadar itirazım var.

Şimdi bütün güvenlikçi arkadaşlar bu satırlara kızacaklar. Ama sanıyorum ben haklı olduğum için kızacaklar. Umarım benim bu kadar zamandır edindiğim izlenimlerin hepsi yanlıştır. Ve bu yazıdan sonra onlar bana bunların doğru olduğunu gösterip beni utandırırlar.

Başlayalım bakalım.

Nedir efendim bu arkadaşlarımızın bize görünen temel görevi : Alışveriş merkezlerine giren kişilerin üzerilerinde silah, patlayıcı ya da benzeri zarar verici maddeler bulunmasını engellemek.

Bu amaçla ne yaparlar : Çantaları arar ya da makineden geçirip kontrol ederler, üzerimizdeki metal eşyaları çıkarttırıp incelerler, arabalarımızı ararlar.

Ayrıca bulundukları konum ve yaptıkları iş itibarıyla bizlere 2 şey söylerler :
1. Bu bina terör ya da benzeri saldırılar için risk altındadır.
2. Buranın güvenliğini biz sağlıyoruz.

Öyle ya, hiç bir risk olmayan bir yerde neden güvenlik görevlisi olsun. Bu arkadaşlar madem ki kapıda o zaman o bina risk altında, olası bir hedef.

Peki gelelim akıl dışı olan kısma yani uygulamaya :

  • Araba bagajını kontrol edenler bagajın kapağını açıp kapatmak dışında hiç bir iş yapmazlar. İçine bakmazlar, karıştırmaz ve kurcalamazlar. Benim bagajımda her daim duran 2 kutu ve 2 çantanın içinde ne olduğunu hiç biri sormadı. Ama bunun için arabayı durdurur ve zaten kalabalık olan alışveriş merkezlerinin park yerlerini daha da zulüm noktasına çevirirler. Arabanın torpido gözü, stepne boşluğu ve hatta arka koltuğun tamamında ne olduğuna bakmazlar. Buradan ne öğreniriz : Teröristler bombaları sadece bagajda ve açık bir şekilde taşırlar.
  • Arabanın altını kontrol etmekle görevli kişiler bazen aynayla bazen de çok daha gelişmiş kameralı cihazlarla bir arabayı yalaşık 0,5 saniyeden daha kısa ve sadece tek taraflı olarak inceleyerek, arabanın altını 10 dakika incleseler bile zaten fark etmeyecekleri hiç bir şeyi fark edemezler. Ama bu amaçla park yeri girişinde sıkışıklığa neden olurlar. Buradan ne öğreniriz : Hiç bir şey.
  • Kapıda, çantaların içini kontrol etmekle görevli kişiler çantayı ellerine alıp tartmak ya da fermuarını açtırmak dışında hiç bir şey yapmazlar. Silah veya benzeri bir şeyin çantayla içeri girmesini engelleyemezler. Bu şekilde olsa osla sıkıştırılıca ya da fermuar açılınca patlayabilecek bombaların alışveriş merkezine girmeden kapıda patlamalarını sağlarlar. Peki buradan ne öğreniriz : Teröristler çantada silah taşımazlar. Ve bomba varsa kapıda patlasın.
  • Üzerimizden çıkartığımız metal eşyalar sadece telefon ve belki de anahtarlıktan ibaret olduğu için, geçenlerin yarısından fazlası öttüğü halde birşey yapmaz ve o kişileri aramazlar. Belimizde tabanca ve hatta yanımızda kılıç bile olsa önemli olan telefonu çıkartmamızdır. Ama cep telefonunuz o gün yanınızda yoksa, geçerken öttüyseniz “Telefonunuzu yan tarafa bırakın.” diye karşınıza dikilirler. Aletin içinden telefon geçmesi gibi çok tehlikeli duruma karşı fevkalade duyarlıdırlar yani. Böylece buradan da bir şey öğrenemiyoruz.
  • Dünyadaki canlı bomba olaylarının tamamına yakını hamile kılığındaki kadınlar tarafından gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, hamile kadınları bütün arama işlemlerinden muaf tutar ve direk içeri alırlar. Buradan da bir şey öğrenemedik.
  • Bebek arabası ya da dolu market arabalarını arama işleminden muaf tutarak içeri alırlar. Zira hiç bir alışverş merkezinde patlayıcı madde ve fünye satılmamaktadır ve teröristler bir patlayıcıyı asla market arabasıyla bina içine sokmazlar. Öyle ya markette satılmayan bir şeyin market arabasında ne işi var. Buradan ne öğreniriz : Bebekler asla patlamaz, gazdır o.
  • Alışveriş merkezlerinin içindeki kimi diğer dükkan ya da mağazaların da kendi güvenlik görevlileri vardır. Bu arkadaşlar da elinizdeki bütün torbaların ağzını size aleni bir şekilde hırsız muamelesi yaparak bantlarlar. Torbalar kullanılmaz hale gelir, elinizde taşırken zorlanırsınız. Nedenini sorarsanız kimileri “güvenliğiniz için” gibi bir şey saçmalar kimileri de “içine bir şey atmayın diye” gibi açık bir şekilde terbiyesizlik yapıp alışveriş merkezini başlarına yıktırırlar. Buradan ne öğreniriz : İnsanlar kendine hırsız muamelesi yapılmasına ses çıkartmaz.

Saçmalıklara tahammül edemeyeceğiniz bir zamanda bu kişilere patlayıp da “Ne bok anladın sen şimdi yaptığın aramadan ?” gibi bir şey söylerseniz, acınası bir şekilde yüzünüze bakarlar. Verebildikleri yegane cevap “Bize verilen emirleri uyguluyoruz.” dan öteye gidemez. Olayı ne kadar büyütürseniz büyütün hiç bir cevap alamaz, hiç bir yetkiliyle görüşemezsiniz. Hatta “Tamam buyrun siz geçin.” derler.

Bazı alışveriş merkezlerinde, teroristlerin her zaman doğruyu söyledikleri konusunda eğitim almış arkadaşlar, arama işleminin rahatsızlığını vermemek adına kibarca soruyorlar : “Üzerinizde silah var mı ? ” Tabi terörist olsa hemen var diyecek, yakalanacak. Ben de her seferinde şöyle cevap veriyorum : ” Silah derken ne kastediyorsunuz?” Onlar da “Tabanca, bıçak, çakı gibi şeyler” gibi cevap verirler. Ben de bunun üzerine : “Tabanca yok. Ama çakıyı 2. kataki şu mağazadan, samuray kılıcını 1. kattaki bu mağazadan, bıçakları da filanca kattan 24 adet olarak alacağım.” İşte o zaman bu kadar acıklı, zavallı ve bön bakışları benim gibi sıran birisine dağıtmaması gerekecek kadar genç arkadaşların o çaresizliğine ise içim sızlıyor. Camında “Her boyda kılıç bulunur.” yazan, hava tabancalarının satıldığı dükkanların olduğu alış veriş merkezine girerken bana çakı soruyorlar.

Bir de alışveriş merkezlerinden yasaklara uyulması konusundaki hassasiyetleri var bu arkadaşların. Mesela çantanızdaki fotoğraf makinesi laf edip “Burada fotoğraf çekmek yasak.” derler. Ben de “Çekmeyeceğim sadece çantamda duruyor.” derim genellikle. “Olsun yine de yasak.” dedi bir tanesi. Ben de “İçeride satılıyor zaten. Oradan alıp da çeksem ne yapacaksın ?” dedim. Yine aynı bön bakışlar. Fotoğraf makinesiyle giremeyeceğimi söyleyen bir başkasına da “İçeride seks yapmak serbest mi ?” diye sordum. “Ne diyon lan sen” gibilerinden diklendi hemen. “Yok yapacağımdan değil ama yanımda seks aleti de var, onu da mı arabaya bırakmam lazım ?” dedim. Önce bocaladı, kızdı, sonra anlayıp gülmeye başladı.

Aynı güvenlik görevlisine “Sigara yasak, bakın burada içiyorlar” dediğimde ise, onlara biz karışmıyoruz diyorlar ama. Ankara’da her alış veriş merkezinde çatır çatır sigara içiliyor. Kanunda açık açık yazmasına rağmen, burası lokanta diyip sigara içirten yerler var. Güvenliğe söylüyorsun, biz bir şey yapamayız diyorlar. Cep telefonuyla fotoğrafını çekip ihbar edecek olursanız “Burada fotoğraf çekilmez.” diyorlar. Sonra ben küfedince de kızıyorlar.

Bunu övünerek söylemiyorum, ama şimdiye kadar, haklı ya da haksız, giremediğim hiç bir alışveriş merkezi olmadı. Haksız olduğum bir sürü durumda bile, cebimdeki telefonu çıkarmaya üşendiğim için yürüyüp geçtiğim, arkamdan seslenelere kualk asmadığım bir sürü kapı oldu. Hiç bir şey olmadı. Ne peşimden koşup geldiler, ne de giremezsin diyip dışarı çıkarttılar. Ama ben terör amacı gütmeyen bir insanım. Ya kötü amaçlı olsaydım.

Bütün bu saydıklarımdan çıkardığım sonuç ise şudur ki : Alışveriş merkezlerindeki güvenlikçiler kapılarda sıkışıklığa ve kuyruklara neden olmak ve benim gibi bazı uyuz adamların sinirini bozmak dışında hiç bir işe yaramazlar.

Ve bir de şu var ki : Alışveriş merkezlerinde terör olayı olmamasının tek sebebi teröristlerdir.

Ne yapayım ben şimdi.

Share Button

Tuzluk


Çok sıradan, binlerce çeşidi bulunan ama vazgeçilmez bir sofra nesnesidir tuzluk. Her ne kadar tuzu elle “çimdikleyip” parmaklarla ekmek gibi bir alternatif mümkün olsa da yine de taşıma, koruma, kullanma ve paylaşma söz konusu olduğunda tuzluğun yerini hiç bir şey tutmaz.

Dün bir can dostumla yemek yiyip hasbihal ederken geçti bu tuzluk bahsi. Düşününce ( ben düşünebiliyorum da) tuzlukla ilgili ne kadar çok şey geldi aklıma. En azından tuzluk dendiğinde ilk akla gelen en az 10-15 farklı çeşit tuzluk oluyor. Sonra detaylara indiğinizde bunların tıkananları, tıkanmasın diye içine pirinç konanları, pirinci fazla kaçırıp 2 günde bir tuzluk doldurmak zorunda kalanları, elinize aldığınızda sizde önce kullananın nasıl bir hıyar olduğunu anlamanızı sağlayan vıcık vıcık yağlı olanları, 3 deliğin ikisine kürdan sokup onları tıkamayı akıl edenlerin nasıl olup tek deliklisine tuz koymayı akıl edemediğini ve yemekte olduğunuz şeyleri de aynı zekaya sahip kişilerin pişirdiğini düşünerek yemeğin boğazınıza dizildiği anları, cümenin çok uzadığını ve sonunu bağlayamayacağınızı anladığınızda sanki ağzınıza bir avuç tuz atmış gibi yüzünüzü buruşturduğunuzu…. Öhm…

Bu tıngırtı hakkında en büyük muamma, sanıyorum ki, “Hangisi karabiberlik hangisi tuzluk ? ” olarak özetlenebilecek durumdur. Biliyorsunuz Ferhat’la Şirin, Kerem ile Aslı, Ediyle Büdü, GSM ile SMS gibi ayrılmaz bir ikilidir tuzlukla karabiberlik. Ama genellikle biri tek, biri çok ( 3 ya da 5 olması alışılagelmiştir) delikli olan bu ikilinin hangisinin tuz hangisinin karabiber için üretildiği ve kullanıldığı hep sohbet konusu olur. Tuzu çok seven ve yemeğin tadına bile bakmadan tuz eken bir millet olarak genellikle çok deliklisini tuz ekmek için kullanırız ki rahat ve bol bol aksın. Ama tek delikten bile kolaylıkla akabilen bu tuzu her zaman da fazla kaçırırız. Oysa taneleri minicik, hafif ve birleşmeye eğilimli karabiberi, minicik bir deliğin tek çıkış olduğu eşe doldurur ve istediğimiz tada ulaşana kadar 15-20 sallamalık bir kaç set yapmamız gerekir.

Nadiren de olsa gitmiş olduğum lüks lokantalarda ( tipime bakınca pek almıyorlar, o yüzden nadir ) tuzun tek, karabiberin çok delikli olana konduğunu görünce, bunlar doğrusunu biliyorlardır diye düşünüp mutlu olurum hep. Zaten 6 tane ızgara köfte ve bir patates kızartmasına 40 milyon istediklerinde küfretmememin ardında yatan da bu “bunların bildiği bir şey vardır” duygusu oluyor.

Bazı tuzluklar da içlerinde ne olduğu ( daha doğrusu ne olması gerektiğini) belli edecek şekilde tasarlanmışlardır. Ya üstlerinde “tuz, karabiber” yazar, ya bunların indgilizceleri ya da baş harfleri olan S ve P harfleri yer alır. ( Ay nov ingiliş). Ama bizim bazı lokantacılarımız nedense üstlerinde ne yazdığına bakmadıkları için ( baktılarsa da anlamamışlardır demeye dilim varmıyor) kendi kafalarına göre içlerini doldururlar ve siz “bi gıdım da karabiber ekeyim” dediğiniz pilavı birden tuza boğarsınız. Üstelik kesinlikle bilinçsiz ya da akılsızca yapılmış bu uygulamayı garsonlara anlatmanıza da imkan yoktur.

– Birader şu pilavı bi değiştirsene
– Neye ?
( “Niye” mi demek istedi “neyle” mi ? Haydi ben “niye” demiş gibi cevap vereyim)
– E karabiber diye aldım, tuz koymuşsunuz, şap gibi oldu
– Neden ?
– Karabiberliğe tuz koymuşsunuz
( Üzerinde P harfi olanı alır eline döker)
– Duz işte
– Tamam da o tuzluk değil karabiberlik
– Neye ?
( Ulan sorunlu ben miyim sen misin ?)
– Üzerinde P harfi var gördün mü ?
– Hee
– İşte o karabiber demek
– Neye ?
– Model olsun diye öyle yapmışlar. İngilizce aslında; S tuz, P karabiber demek.
– ( Bön bakışlar )
– Neyse sen şu pilavı değiştiriver
– Neye ?

İşin sonu P ve S’yi çok daha Türkçe ve kavgaşinas kelimelere bağladığınız bir cümleyle sonlanır. Ama sonuç değişmez; ya pilavı tuzlu tuzlu yersiniz ya da yemez ama hesapta ödersiniz. Dayak gibi bir seçenek de alternatifler arasında tabi. ( Ay dont nov kungfu.)

Dekoratif olmak adına bu ikiliyi çok farklı şekillerde tasarlayanlar ve bu tasarımları alıp kullananlar da hiç az değil. Benim evimde bir çift civciv, birbirine sarılan bir başka çift gibi çeşitler mevcut örneğin. Ama benin tercih ettiğim yine de en sıradan ve şeffaf olanlar. Ve en güzeli de sanıyorum şeffaf olanları. İçinde ne olduğunu görüyor elinize alırken de deliklerine bakıyor ona göre ekiyorsunuz. Garson da, tabaklar da sizin burnunuz da sağlam kalıyor.

Share Button

Oksijenin Fazla Gelmesi Durumu

Halk arasında “temiz hava yaramadı” olarak da bilinen durumdur.

Söz konusu durum genellikle, büyük şehirde yaşayan kişilerin hafta sonlarında kaçtıkları, mesire yeri tabir edilen oksijeni bol, doğal ortamlarda karşımıza çıkar.

En sık görülen şekli “eeeeehhhheeheheheeeeeyyyyyyyyyyyyyy” şeklinde atılan naralar, “iğyeeeeek” şeklindeki çığlıklar ve “aaaaaeeeeeeooooooo” şeklindeki anlamsız sesli harflerden oluşan yüksek sesli yaklaşımlardır. Bu, sesli tip olarak adlandırılmaktadır.

Şehrin keşmekeşinde yanındakinin konuşmasını bile zorlukla duyan gençlerimiz, açık ve sessiz alanlarda seslerini herkese duyurma fırsatını bulmuşken sıklıkla bu sesli tipi kullanırlar. Bu gençlerimizin söyleyecek ( duyuracak) bir şeyleri olmaması neticesinde de bu tip ilkel sesler çıkartmaları zaten beklenen bir sonuçtur. Yine büyük bir sıklıkla, bu sese mukabil, başka bir yerden bir cevap sesi gelir ki halk arasında bu duruma da “çiftini buldu” denmektedir. Bu durumda en tehlikeli sonuç çiftin üremesidir.


Bir diğer tip ise, atletik tip olarak da tanımlayabileceğimiz, günlük hayatında tuvalete bile bürositin tekerleklerini kullanarak giden ve fakat doğal ortamda ( aslında orası da onun doğal ortamı şimdi) atlamacı, yüzmeci, tırmanmacı , amuda kalkmacı kesilen tiplerdir. Bu kişileri de yine söz konusu etkinlikte, topluluktan ayrı olarak, bir ağacın tepesinde ( mahsur kalmış), üzeri hafif buz tutmuş bir gölde ( donmak üzereyken), köprünün hemen yanından karşıya atlarken ( bacağı ya da beli kırılmış) görebilirsiniz.

Tespit ettiğim bir başka grup ise “doğada babam yetişse yerim” tarzı kişilerdir. Bu kişilerin atalarının doğada yetişmiş olması muhtemeldir. Önce her akan suyu içip, sonra her yerde buldukları yeşilliği çiğneyen, en sonunda topladıkları mantarları pişirerek yiyen ve zehirlenen kişiler bu sınıfa girmektedirler. Bu tip daha çok, şehir hayatında doğal hayatın ve bozulmamış nesnelerin hasretini çeken orta yaş ve üzeri insanlardan oluşmuştur.

Bizzat içinde bulunduğum için bahsetmek istediğim bir diğer tip ise, teknolojik tiptir. Bu kişileri diğerlerinden kıyafetleri yardımıyla ayırabilirsiniz. Zira bunlar, bir gözleri kırpık diğer gözlerinin yerinde bir fotoğraf makinesi objektifi bulunan, boyunlarında muhtemelen bir GPS cihazı, 100 metrede bir cep telefonu çekiyor mu diye bakan kişilerdir. Mola yerlerinde çantalarından bir laptop ya da hafıza kartı yedekleme tıngırtısı çıkarıp muhtelif kablolarla bunları birbirine bağlamak, cep telefonuyla internete bağlanıp az önce çektiği bir fotoğrafı arkadaşlarına göndermek ve ortamdaki kişilere sürekli “burada bağlantı yavaş, 2 megabaytlık dosya 5 dakkada gitti, tepede olsaydık ben şimdi hepsini webalbüme atmıştım, a bu arada sizin eposta adresinizi de kaydedeyim” şeklinde iletişim kuran insanlardır. Ortamın tadını döndüklerinde çektikleri fotoğraflara bakarak anca çıkartırlar. ( ah benim eşşek kafam)

Bu oksijenin fazla bulunduğu temiz ve doğal ortamlarda, o kadar bol oksijene rağmen daha hala bu oksijeni gerekli şekilde yakamayan bir tür daha vardır. Bu türü genellikle canlı olarak birebir görmezsiniz. Daha çok “daha önceden orada bulunduklarını” anlarsınız. Bunu anlamanızı sağlayan poşetler, içecek kutuları ve şişeleri, peçeteler, gazete kağıtları, ekmek parçaları, fotoğraf filmi kutuları, cam kırıkları ortamda her yerde bulunmaktadır. Bu tip ne yazık ki diğer bütün tiplerin de içinde bulunduğu genel bir gruptur.
Share Button

Her yolun sonu bir simitçi ve bir heykele çıkan şehir

Yıllar önce, Ankara’da yaşamaya başlamadan önce, bir şekilde 1 aylığına Ankara’da kalmam gerekmişti. Bilmediğim bir şehirde kaldığım zaman hep yaptığım şeyi, o zaman da yaptım : Kaldığım yeri merkez olarak alarak yürüyerek bulabildiğim tüm sokaklara girip çıktım.

Süre uzun ve mekan da Ankara olunca bu “kaldığım yeri merkez alma” durumu giderek genişledi, edinilen bir Ankara haritasıyla, gece geç ve sakin saatlerde arabayla bile bir sürü yeri dolandım. Gündüz muhabbetlerinden adını duyduğum yerleri keşfettim, Sakarya’da “selam ağabey, aynısından mı ? ” diye müdavim kabul edildiğim bir barım bile oldu hatta 🙂

O zamanlar, çok keyif aldığım, bir alışkanlığım vardı: Her gece, defterimi açıp bir şeyler yazardım. Aklıma her ne gelirse. Genellikle şiir sayılabilecek bu yazılar, şimdi dönüp baktığımda tam bir günlükmüş aslında.

Ferhan Şensoy’un Gündeste isimli bir kitabı vardır. Özünde tam bir günlük olan bu kitap, yazıların tarih sırasına bakılmaksızın yayınlanması ve düz yazı değil de şiir şeklinde olmasıyla benzerlerinden ayrılır. Hele benim için öyle bir ayrılır ki, kütüphanede özel bir yerde durur. Kitabı mı önce okudum, o şekilde yazmaya mı önce başladım bilmiyorum. Her halükarda Ferhan Şensoy’un benden önce yazmaya başladığı kesin ama.

O defterlerin Ankara bölümünde, ilk 10-15 gün için çok az yazı var. Hatta o zamanlar yaşadığım şehirde ( Tokat – Artova) günde ( gecede) 5-6 sayfadan az yazmadığım düşünülürse, neredeyse hiç yok. İşte bu yazıların ilkinde ( Ankaradaki 10. güne denk geliyor) böyle bir şey yazmışım :


Ankara
her yolun sonu bir simitçi ve bir heykele çıkan şehir

Her yol kavşağına bu heykeller,
kaybolursanız adresi sormak için dikilmişler sanki

Şu Sakarya Caddesi,
neredeydi madenci abi ?

Bu yazıdan 1 yıl kadar sonra Ankara’ya taşındım ve 9 yıldır buradayım. Şimdi bakıyorum da her gün önünden geçtiğim heykellerin hiç birini anımsamıyorum. Aklımdaki bütün heykeller o yıllar önce gezinirken gördüklerimden ibaret. Bir de en sevdiğim mekanlardan biri olan Kuğulu Park’ın girişine 1 yıl kadar önce dikilen Tunalı Hilmi Efendi’nin heykeli.

Hep söylemişimdir, “bir şehirde yaşamak o şehri unutturuyor.”; en güzeli, turist olmak bir yerde.

E heykelleri unuttum da, simitçileri unuttum mu ? Yok canım, onları hala bliyorum. Hatta hangileri aynı fırından alıyor, hangisine tazesi ne vaktte geliyor onu bile bilirim. Şimdi çıkıp, toplallaya topallaya yürüyerek “bebek arabalı simitçi” amcadan bir simit alıp yiyeceğim hatta. Bu amcanın da bir kaç fotoğrafını çekebilsem, onu da yazacağım…

Bu yazıya esin kaynağı olan yazı : http://www.devletsah.com/ankaranin-heykelleri/

Share Button

Ebru

Kız adı sanırsınız ama değildir. Aslı, suya resim yapmaktır. Buradan yola çıkıp ad olmuştur, ilk defa kimbilir kimin kızına. Oradan da günümüze “bir kız adı” diye gelmiştir.

Suya resim çizmek cesaret işidir. Su dalgalansa (mazallah) bozulur desen. Elin titrememesini gerektirir. Hem cesaretli olacaksın, hem elin titremeyecek. Zor iş.

Sonra alıp o rengarengi bir kağıda aktarırsın. ( Renk kağıda geçtiğinde pür-u pak olur su. )

Her ebruyu sadece bir kez görebilirsin, hiç biri diğerine benzemez. Desen desen desen değil, değil desen resmen desen. İş bu şekil, kelama sığmayacak bir bilmecedir.

Share Button

Kül

Yanmışa delalettir. Yanıp tükenmişliği gösterir. Ateşi ve dumanı kapsar. Hararettir. Kırmızıdır. Yanmışlıktan yola çıkarak bir zamanlar var olmuşluğu barındırır. Eskiyi, geçmişi ve tüm bunların içinde, zamanı düşündürür. Ölümdür. Yokluktur. Geri dönmemektir. Kirdir. Pistir. Bulaşması, taşması, dökülmesi istenmez. Kötü kokar. Ateşten yola çıkarak acıyı, dumandan yola çıkarak korkuyu, nefessizliği, boğulmayı anımsatır.

Yakın ve temasperver bir yaklaşımla, elinizi simsiyah yapar.

Kül, kül olanın bir daha asla var olmayacağını söyler.

Share Button

İnternette Nefret Ettiğim 10 İnsan Tipi

10. Forward adı verilen mesaj yönlendirmeleri sırasında mesajların başındaki > işaretlerini silmeyenler

9. Mesajda sadece bir adres ya da dosya gönderip, ne olduğunu açıklamadan, mutlaka bakın diyenler.

8. Basit bir mesaja çiçekler böcekler kelebekler ekleyerek fuzuli hat işgali yapanlar.

7. Mesajlarının altında “bu mesaj kurumumuzu bağlamamaktadır” tarzı yazılar bulunanlar.

6. Tek kelimelik ya da işaretlerden oluşan mesaj gönderenler ve yanar döner resimleri imza niyetine kullananlar.

5. V yerine W , Ş yerine $ vb. gibi bozuk ya da bUNa BenZeR tArZDa abuk sabuk yazım şekilleri kullananlar.

4. Özellikle gruplara, her sabah günaydın mesajı gönderenler.

3. Mesajın altına “bunu listenizdeki herkese gönderin” yazanlar

2. “Bunu listenizdeki herkese gönderin” mesajını alınca listelerindeki herkese gönderenler

1. Bir yerde gördüğü eposta adresini hemen listesine ekleyip, eline geçen otu boku hemen ona da göndermeye başlayanlar

Share Button

Gerets gözyaşları ile ayrılmış

Hürriyet Gazetesi böyle bir haber vermiş : “Eric Gerets, Galatasaray’dan ayrılmadan önce hüzünlü bir veda konuşması yaptı. Gerets’in gözleri ıslandı.” Hayır adam ne zaman güldü ki Galatasaray’da ayrılırken ağlasın.

Zaten “ıslandı” demiş gazetede de, belki de flaşlar gözünü almıştır.

E sen yıllar önce rakip takımda sahaya çıkacağı zaman, bütün tribünlerdeki izleyicilere, “bu adama böyle bağıracağız” diye üzerinde “ay fak geretz” yazan kağıtlar dağıttığın adamı alıp teknik direktör yaparsan olacağı budur. İyi yine 3. oldular.

Share Button

10 Günde 10 Kilo Vermenin 10 Yolu

10 Günde 10 Kilo Vermenin 10 Yolu konusunda en ufak bir fikrim yok. Böyle bir kaç yol var mı bunu da bilmiyorum. Ama varsa bile çok sağlıksız birşeydir 10 günde 10 kilo vermek, aklınızda bulunsun.

Başlığı sadece dikkat çekmek için yazdım. E madem ki çekmişim dikkatinizi, haydi siz de ona katılın okuyun bakalım neler yazmışım.

Diyet ya da rejim olarak bilinen ve nedense “alınmış kiloları geri verme” olarak değerlendirilen fenomenden bahsetmek istiyorum bu gün.

Öncelikle bir konuya açıklık getirmek isterim ki “alınmış kiloları geri vermek” kesinlikle söz konusu değildir. Sadece “kilo” olarak adlandırılan ve oranızda buranızda birikmesinden hiç de memnun olmadığınız “yağ” dokusunu eritiyorsunuz. Bu eriyen doku da, doğal yollarla vücudu terk ediyor. Kimseye bir şey vermiyorsunuz.

Vermiyorsunuz derken diyetisyenlere ( neden rejimisyen de denmiyor acaba), sizi zayıflatmayı vaadeden ilaçlara ( ki bunlar söz konusu firmalarla tuvalet kağıdı firmaları tarafından ortak olarak üretiliyorlar), sizi şişmanlatmayacağını ama tok tutacağına yemin eden bilimum gıda maddesine bir sürü para veriyorsunuz tabi.

Üstelik de bu parayı, vakti zamanıdna para vererek aldığınız, afiyetle yediğiniz ve vücüdunuzda kilo olarak biriken şeyleri yok etmek için veriyorsunuz. Hayır, insanın kendi evindeki tuvaleti paralı yapması gibi bir olay bu. Neyse felsefî irdelemeye daha fazla girmeyeyim..

En sevdiğiniz pantolonunuz, artık içine giremediğiniz için en nefret ettiğiniz pantolonunuz olup da en sevmediğiniz o eski pantolonunuz içine tek girebildiğiniz favori pantolon haline geldiğinde; kemerinizi görerek değil de el yordamıyla bağlamaya ( kemer ne yapılır sahi ? bağlanır ? iliklenir ? kapatılır ? ) başladığınızda; çok yemek yedikten sonra ovuşturmaya başladığınız göbeğiniz artık ovuşturulmak için ikinci bir ele hatta kişiye daha ihtiyaç duyduğunda; eskiden bir jiletle 3 defa traş olabildiğiniz halde, artık her traş için yeni bir jilet kullanmanız gerektiğinde anlarsınız ki vücudunuz eskisinden daha genişlemiş ve artık yediklerinize dikkat etmeniz lazım.

Zaten bir süredir “dana gibi oldum oğlum sen” ile “siz biraz kilo mu aldınız efendim son zamanlarda” arasında değişen şekillerde size yapılan geri bildirimler de bunu işaret etmekteydi. Zaten sizin “yemekten sonra oluyor” diye düşündüğünüz “şişkinlik” hem her daim olmakta, hem de göbekten yanlara, yukarılara ve hatta yanaklara ve hatta hatta gıdı olarak bilinen ve eskiden kravat takmak için elinzle geriye itmenize gerek duymadığını o şirin bölgeye doğru yayılmaktaydı. Zaten beyefendiciğim, eskiden sütyen takmaya ihtiyaç duymuyordunuz.

Sizin ısrarla “iki gün az yesem çıta gibi olurum” dediğiniz vücut ölçünüz son 1 haftadır kimselere çaktırmadan “az” yemenize rağmen hala bir kalas için bile yontulması gereken boyutlarda duruyor ve en acı olanı basküle çıktığınızda kadranı göremediğiniz için durumun vehametinin sayısal değeri hakkında da bir bilgi sahibi olamıyorsunuz.

Ve bu saydıklarım ya da benzer başka sebepler sonucunda zayıflamaya karar veriyorsunuz.

Zayıflamanın ilk aşaması “düzenli yemek yersem zayıflarım” olarak bilinen, kilolarından şikayetçi olduğunu kimseye ( ve hatta kendine bile) çaktırmadan dahil olunan eylemlerden oluşur. Ama çok kısa bir sürede bunun hiç bir işe yaramadığı anlaşılır ve bir sabah Müsleheddin Efendi’nin getirdiği çayın yanındaki şekerler tepsiye burakılmak suretiyle “diyet” herkese ilan edilir.

Bu kritik nokta atlandıktan sonra ne tür bir rejim yapacağınız konusu, siz hariç herkesin tek amacı olur. Üstelik dünya üzerindeki rejim “tarfileri”, “günde 72 öğün istediğini ye” ile “haftada tek öğün, sadece süt” arasında değiştiği için bu iş onlar büyük bir kaosa dönüşür. Sizin için ise büyük bir kabusa. Etrafınızdaki insanların nasıl birer diyet uzmanı olduklarına şaşırıp kalırsınız.

Sizin yemeklerden uzak durmak istediğiniz o kritik anlarda saatte 4 kişi ortalamasıyla birisi size ” yeğenimin bir arkadaşı vardı, adı asuman, bir diyetisyene gitmiş acayip kilo vermiş” , “köfte ile sarmısak yersen kilo aldırmıyor benim halamgil bu sayede 1 yılda 12 kilo verdi” , “iki litre saf alkol alıp içine kirpi idarı karıştırıyorsun, bunu 3 ay dolapta bekletiyorsun sonra her sabah 1 kaşık içiyorsun, diyete bile gerek yok çakı gibi olursun”, “yeğenimin diyetisyene giderek kilo veren arkadaşı asuman, şimdi mankenlik yapıyor” , “abi peyniri böyle tavada çeviriyorsun o biraz eriyor, içine bol kıyma, iki de yumurta kırıyorsun, sonra bombolobülübülü alkoloidi alıyorsun ondan bir kaşık ekliyorsun buna, onu yiyorsun harika bir şey” , “ebegümecini haşlayıp suyunu iç”, “ya sabah geciktim kusura
bakmayın, yeğenimin bir arkadaşı vardı asuman, o vefat etmiş, gencecik kız, cenazeye gitmem gerekti” tarzında tarifler veriyor.

Bu arada sizin duyup sevip benimsediğiniz bir program zaten var ama her tarifle o biraz daha “güme” gidiyor. Hem karnınız açıkıyor hem de bu kadar çok rejim alternatifi olmasına rağmen, hala bu kadar çok şişman insan olduğunu görerek umudunuzu yitiriyorsunuz. Siz yemekten uzak durmak isterken, muhtelif rejim önerileri altında günde onlarca menü kulağınızın önünden geçiyor. E beyin de iki kulak arasında malum… ( arş: iki arada bir derede kalmak)

Sizin diyetiniz başkalarının derdi olmaktan çıktıktan sonra, siz de artık planladığınız diyeti rahatlıkla uygulayabilmeye başlıyorsunuz. Ama bu da kısa sürüyor. Zira çok az bir zaman sonra sizin diyet amacıyla yaptığınız her davranış çevrenizde sessiz bakışmalara neden oluyor. Ve bu bakışmaların altında yatan anlam ise hep aynı : “Hiç bir işe yaramıyor, benim dediğimi yapsaydı şimdiye incecik olmuştu”

Siz bütün bunların arasında inatla aklınıza koyduğunuzu yapıyorsanız, kilo konusunda bir gerileme kaydetmeseniz bile sabır olarak büyük bir ilerleme kaydediyorsunuz. Sonuçta belki amaçladığınız kadar kilo veremiyorsunuz ama sakin ve huzurlu birisi oluyorsunuz.

Yok eğer bir kaç gün sonra , açlık ve sinir birleşiyor ve oda arkadaşlarınızdan birisine saldırıp ısırmaya başlıyorsanız, öğlen pastanede bekliyorum sizi; ben de az önce müdürü yedim.

Share Button