Category Archives: Yazılar

Samanyolu altında yazılmıştır

Jüpiter Mars’a değmiş dediler çok şaşırdım. Hiç beklemezdim Jüpiter’den, yörüngesel olarak bile. Bütün zik burçları cük burcuna kıllanmış, gayrisinin enerjisi sapıtmış, tay erkeği doç kadınına ters bakmış, toynak kadını yükseleni doğa olan yayık erkeğine nedensizce sevdalanmış; sırf bu yüzden. Güç vakte kadar yol yapacakmış kahve içenler, hayırlı bir kısmet varmış, az daha bekleyin, kahve içip telvesini yiyenler. Fal kapatılmış tabağı yana eğenler, evde kalmışsınız anacım size iyi dinlenmeler.

Kurşun döktürüp de göz görenler, bildiğimiz, göte gelmiş. Kurşunu penis şekline girenler tez vakitte gerdeğe girmiş. Muska yazdırıp göbeğine üfletenler azmış, üfletirken elletenler safmış, elletirken belletenler çok zevk almış. İsa isimli 140 bebek doğmuş, 23’ü kız, bakire annelerden. Hoca efendi nam deyyus, nedense, bir gecede yitip gitmiş. Kırklara karıştı diyenler de olmuş siktir olup gitti diyenler de. Yüzkırk babanın tenhada kıstırıp üçer ( baba, oğul ve kutsal yuh adına) bıçak darbesiyle hâl ettiğini kimse bilmemiş iti.

Plüton boynu bükük bakmış dünyaya, sensin gezegen olmayan asıl diye bağırmış ama duyulmamış sesi, uzay hali malum. Üç ışık yılı düşmüş, biri samanyoluna, biri aya, biri postaneyi geçinde otopark var ya hani, işte onun karşısındaki bakkalın bisküvi kutusuna.

Remil çıkmamış bir türlü, kupa kızı kapalı olduğu için maça papazı, çok afedersiniz, sik gibi kalmış; karo sekizliyi koyacak bir siyah dokuzlunun altı da açılmadığı için elinde patlamış yedi kağıt kısmet bekleyen kızın. Bakkalın çırağına falan vereyim artık diye düşünmüş evde kalmaktan sıkılmış kız. Çırak olmazsa bakkal alır ben de her gece taze ekmek yerim diye düşünmüş. Yemek fiilini geniş zamanda birinci tekil şahıs birinci tekil şahıs çekerken kıkırdamış haspa, inceden salyası akmış.

Milyon yıldız altında koyun kemiklerini tahta kaseye atıp şaman, keçe takkesini düzeltmiş, götüm dondu diye geçirmiş aklından, tundranın kuzeyinde ayı var uzak durun diye açıklamış ahvali dinleyenlere. Götümüz donuyor diye düşünmüş dinleyenler, tundranın olmayan organına koymakla ilgili tasarımsal hayaller kurmuşlar, tamam şamanım, demişler, kuzeye gitmeyiz. Kuzeyin de namevcut organıyla ilgili cinsel yaklaşımda bulunmuşlar. Eksi kırkbeş derecede cinsellik ancak tasavvurda kalıyormuş zira, soğuk denize giren beyler anlarlar durumu.

Dünyanın içine sıçılmasını hiç umursamayan jüpiter, mars’a bakıp, abim pardon, demiş, inan ki görmedim. Mars ağırdan baş kesmiş, eyvallah, demiş, gözümsün. İkisi de siktir olup kendi yörüngesine gitmiş bakkalın çırağı sabah ikide gusül abdesti alırken.

Bana inanma ama bensiz de kalma sevdiğim; hele ki serin yaz akşamlarında

23.Haziran.2017 / Ohrid – Makedonya
Share Button

“Kültür” üzerine

“Kültür”den ne anladığınız hangi kültürden geldiğinize bağlıdır. Üç sözlük maddesinin merceğinden şöyle bir bakmak bunu teyit eder:

Culture: cultivation, the state of being cultivated, refinement. the result of cultivation, a type of civilization (Eğitimlilik, eğitimli olma hali, eğitimin sonucu, incelik ve kibarlık, bir tür uygarlık). – Chambers İngilizce Sözlüğü

Kultur: Gesamtheit der geistigen und künstlerischen Errungenschaften einer Gesellschaft (Bir toplumun entelektüel ve sanatsal edinimlerinin toplamı). – Störig Almanca Sözlüğü

Culture: Ensemble des moyens mis en œuvre par l’homme pour augmenter ses connaissances, développer et améliorer les facultés de son esprit, notamment le jugement et le goût (İnsanın bilgisini artırmak, özellikle muhakeme ve zevk alanlarında zihinsel yetilerini geliştirmek ve iyileştirmek için kullandığı araçların tamamı). – ATLIF Fransızca Sözlüğü

Bu yukarıdaki alıntı Guy Deutscher’in yazdığı “Dilin Aynasından : Kelimeler Dünyamızı Nasıl renklendirir ?” adlı kitaptan.  Bunu okuyunca ben de bizim sözlüklere baktım. Aşağıdakiler de onlardan.

kültür  :  Fr. culture  a.

  1. Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin
  2. Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü
  3. Muhakeme, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi
  4. Bireyin kazandığı bilgi: Tarih kültürü kuvvetli bir kişi.
  5. Tarım.
  6. biy. Uygun biyolojik şartlarda bir mikrop türünü üretme. – TDK Güncel Türkçe Sözlük

kültür   İng. culture  Bir halkın ya da bir toplumun özdeksel ve tinsel alanlarda oluşturduğu ürünlerin tümü : Yiyecek, giyecek, barınak, korunak gibi temel gereksemelerin elde edilmesi için kullanılan her türlü araç gereç; uygulanan teknikler; düşünceler, beceriler, inançlar, geleneksel, dinsel, toplumsal, politik düzen ve kurumlar; düşünce, duyuş, tutum, davranış ve yaşama biçimlerinin topu. – TDK  Budunbilim Terimleri Sözlüğü 1973 ( “Budun” kavim, ulus, ırk demekmiş. Budunbilim de etnoloji karşılığı. )

kültür  [Lat. colere (eleme) > cultura (işleme, tarım) >  Fr. culture]

3 . Toplumun, insan hayatı ile ilgili olarak tarihî ve sosyal süreç içinde geliştirdiği ve gelenek hâlinde sürdürdüğü insanın doğal ve toplumsal çevresine kabul ettirdiği egemenliğinin ölçüsünü belirten her türlü duygu, düşünce, dil, edebiyat, sanat ve yaşayış alanındaki maddî ve manevî değerler bütünü.
4 . Toplumun belirli bir kısmına veya bir milletin bütününe özgü düşünce, davranış, giyim kuşam, zevk ve sanat eserlerinin tümü.
5 . Belli bir konuda edinilmiş geniş ve sistemli bilgi; belli bir alana özgü yeterince geniş bilgi.
6. Muhakeme, eleştirme, değerlendirme, zevk alma yetilerini yeterince geliştirmiş olma durumu.
7. Bireyin kazandığı bilgi; bir gruba gereksinim duyduğu geleneksel bilgileri kazandırma. – Ötüken Türkçe Sözlük

Share Button

Siyah / Beyaz

Bir siyah beyaz fotoğrafım ben
Tozlu raflardayım
Eski albümlerde
Yağmurlu günlerde
Alçak gönüllü bir su birikintisiyim” *

Bir şarkıyla hatırladım birden kendimi. Çok eski bir zamandayım, bu şehirdeyim, Gölgedeyim, her şeyi görüyorum. Elin değiyor elime, o sıcakta bardağı tutmaktan soğuk ellerin ve sabah uyandığında da.

Bir gün bir yağmur sonrası siyah beyaz bir fotoğraf bulacaksın yerlerde” * diye fısıldıyorsun kulağıma gürültünün içinde, seni ilk defa o zaman fark ediyorum. “Üsküdar kumrusu gözlü” ** bir çocuksun ve çok yakında büyüyeceksin, biliyorum.

“Nedir o?” diye soracakken tam, sahneden yükseliyor aynı dizeler, “Şarkıyı mı söylüyorsun kulağıma” diyorum “Bir gün olacağı söylüyorum” diyorsun. Elimi tutuyorsun, soğuk, boş bardağı gösteriyorsun, duraksamadan gidip dolusunu getiriyorum, geldiğimde kalabalıkta yüzüyorsun. Sonra şamandıraya tutunurcasına kolumu tutup aynı anda söylüyorsun sahnedekilerle “İşte o an bir kıpırtıyım yüreğinde” *. Bardaklar hiç boş kalmadan şarkıları son ediyoruz, ben bazen dans ediyorum, sen bazen sevişiyorsun. Sen artık sadece bana tutunuyorsun.

Bir gün batımıyım güneyde
Bir akşam vaktiyim
Ucuz bir şarabın şişesiyim denizde
Yüzüyorum, yüzüyor muyum?
Bilmiyor musun?” *

Hiç ısınmıyor ellerin. Ve beni hiç üşütmüyorsun, gece güne dönerken hala boğulmaktan korkarmış gibi, sımsıkı sarılmış bana, uyuyorsun.

Şehrin karanlık sokaklarında
Donu düşük çocukların yaptığı
Kağıttan bir gemiyim
Yüzüyorum, yüzüyor muyum?
Bilmiyorum” *

Nefesin nefesimde uyanıyorum ki isimsiz bir yalnızlık içindeyim. Eve bakınıyorum, yoksun. Neden sonra kapının önünde, bir peçeteye aceleyle yazılmış bir satır buluyorum “Siyah beyaz bir fotoğraf farzet bunu yerlerde“.

Sen, kimsin, hala bilmiyorum…

Ama köhne gecelerde bazen, siyah karanlıkların beyaz gölgelerinde, seni düşünüyorum…

* Pilli Bebek – Fotoğraf
** Ferhan Şensoy – Gündeste

 

29.Mayıs.2011
Share Button

İnsan Manzaraları : Google Sağlığa Zararlı mı ?

Efendiiim, bugünkü konumuz “İnternet tarayıcı programında açılış sayfasını Google yapıp, her dakika birilerine bir şey soran insanlar”.

Başlık yeterince açık olmasına rağmen, ben yine de gevezelik hakkımı kullanarak ayrıntılandırmak isterim.

Sanıyorum bir çoğumuz ofis adı verilebilecek ve birden fazla kişinin oturduğu ( çalıştığı) ortamlarda çalışıyoruz. Ve yine sanıyorum ki bu birden fazla kişi birden fazla masada oturuyor ve her masada da oturana ait bir bilgisayar mevcut. Ve utanmadan sanmaya devam ederek hala sanıyorum ki ( bazı kurumlarda patron/yöneticinin paranoyaklığıyla orantılı olarak sınırlanmış olsa da) her bilgisayarın bir de internet bağlantısı bulunuyor. Sanrılarımın ne kadarı size uyuyor bilmiyorum ama böyle bir ortamın içinde yaşamayanlar da sanıyorum ki ( çok güzel sanırım ben ) söz konusu ofisi hayal edebilmişlerdir. İşte bu tip ofilserde en az bir kişinin internet gezici programında açılış sayfası mutlaka Google’dır. Eh google kelimesinin ingilizceye resmen girdiğini düşünürsek, bu bence gayet doğru bir davranıştır.

Varsayılan önyargı olarak, bu açılış sayfası Google olanların meraklı, internet konusunda tecrübeli, bir sürü alanda bir sürü şey bilen ve bilmediklerini de merak eden bir tip olduğunu düşünmüşümdür ben hep. Öyle ya hiç gazete okumayan biri neden açılış sayfasını gazete yapsın ki, değil mi…

Eğer başlığa söz konusu olan tiplerden birisiyle aynı odayı paylaşıyorsanız, bu merak ile ilgili kısmın doğru olduğunu kısmen doğrulayabilirsiniz. Zira evet gerçekten her şeye meraklıdır, ama anlamsız ve hatta gereksiz bir biçimde meraklıdır. Ve önünde duran Google’dan “engelli msn’leri kırma” benzeri yapıları günde 8 saat ( mesai o kadar ne yapsın zavallı) aratmayı düşünmekte ama “Hollanda’nın ulusal rengi neydi” “Marvel Comic miydi Martel Comic miydi” “Adana’da deniz var mı” “ee? martel neydi peki ?” “kleopatranın boyu kaç santimdi?” “üveyik kuş mu makam mı” “süpermenin babasını adı neydi yahu” gibi alakasız soruların cevaplarını aratmayı bir türlü akıl edememektedir.

Ama o şahsi görevini ifa “edemeyen” akıl, yönettiği dil sayesinde, bu soruları uluorta sorup, oda çalışanlarının gününü içine etmeyi gayet iyi başarmaktadır.

Ben bu gibi sorularlar karşılaştığımda hemen her daim bir köşede hazır olan söz konusu siteye girerek ( Google yazmaktan yoruldum artık yahu ( e burada yazdım ama( neyse))) cevaba ulaşmakta ve bunu söylemekteyim. Sırf bu site yüzünden ( Google yani) beni “dahi” sana arkadaşlarım var. Hatta bir ara “ayaklı kütüphane” diyorlardı. Ben de “sadece internete bağlı olduğunda çalışır” gibi bir ayrıntıya dikkat çekerek olayı “geleneksel Türk ima sanatları” çerçevesinde irdeleyerek toplumsal bilinç oluşturmaya çalışıyordum. Tahmnin edebileceğiniz üzere başarılı olabilmiş değilim.
Daha sonra olayı “birebir eğitim” olarak değerlendirip, bu şekilde yaklaşmaya başladım insanlara :

– ya Cihangir elipsin alanı nasıl bulunur ?
+ Google’da yok mu ?
– var mıdır ki ?
+ baksana bir
– sen bilmiyor musun ?
+ yoo, ne işim olur ki elipsle, alanıyla ?
– e her şeyi bilirsin genelde
+ hayır bilmem. sen sorunca Google’dan bakıyorum ben de
– e buna da baksana o zaman
+ sen neden bakmıyorsun
– ne diye bakmam lazım
+ ne arıyordun
– elipsin alanı
+ “elipsin alanı” yazmayı denesene
– hmmmm
+ hmmm
Şimdi elipsin alanı Google’da var mı diye merak etmiş olanlar için kısa bir ara vereyim mi, yoksa devam mı edeyim 🙂
aradan 5 dakika geçer
– Cihangir
+ dıt dıt dıt dıt
– hehe, ya ne soracağım
+ Google’da yok mu ?
– ne ?
+ soracağın şey
– e daha sormadan neden öyle dedin ki
+ tamam özür dilerim, buyur sor
– ördek, tavuk falan hani, bunların ayakları perdeli ya, o perdeler parmakların arasındadır diye düşündüm de, peki kaç parmağı var bunların ?
+ Google’da yok mu ?
– sen çok huysuz adam oldun bu günlerde hocam ya, ters ters cevaplar veriyorsun
+ açışıl sayfan neden Google senin ?
– e arama sayfası orası
+ peki neden arama yapmak yerinede her şeyi bana soruyorsun
– sen biliyorsun diye her şeyi
+ hmmmm
2-3 dakika geçer
– cihangir
+ Google’da yok mu ?
– aman ne komik
+ e ben de böyle eğleniyorum işte
– her şey var mı ki Google’da habire oraya yönlendiriyorsun hem sen beni
+ bak bu konuda sana hak veriyorum
– nasıl yani ?
+ son konuşmamızdan sonra, Google’a “oda arkadaşım bu kadar saçma soruyu nereden buluyor” yazdım sonuç çıkmadı
– sen gitgide şu dizideki House’a benzemeye başladın
+ nasıl yani ?
– huysuz ve ukala bir doktor olarak demek istedim
+ ehehe
– hıh ! çok komik !
Ya işte böyle uzar gider bu hikaye. Sakın ola ki küser/bozulur/darılır da bu muhabbetler kesilir sanmayın, zira bitmez. Hatta zamanla “sen şimdi yine Google’a bak dersin ama, yine de sorayım” gibilerinden daha da acayip bir hal alır.
Ama adam da haklı, her derde deva değil bu Google. “Huzur nerede” yazdım, çıkan 220 sonucun hiç birisi de derdime derman olmadı. Oda arkadaşıma mı sorsam acaba…
( bu hikayenin halihazırda aynı odayı paylaştığım çalışma arkadaşlarımla bir ilgisi yoktur 🙂 )
Share Button

REKLAMLAR ve YARATICILIK

Taktım reklamlara ben. Normalde seyrettiğim kanallarda pek az denk gelirim. Ama bu sıralar daha fazla izliyorum. ( Tamam itiraf ediyorum, yazacak malzeme çıksın diye işte…)

Reklam niye yapılır ? Sanıyorum ki yeni bir ürünü tanıtmak ya da var olan bir üründeki yeniliklerden, gelişmelerden, kampanyalardan haber vermek için olmalı. Tabi ki dikkat çekici, akılda kalıcı, ürünü cezbettirici olmalı gibi bir takım vasıfları da olmalıdır sanıyorum. Ama çok ürün var ve sanıyorum fikirler de bir yerden sonra tükeniyor.

Mesela son günlerde dikkatimi çeken bir reklam var, siyah beyaz bir çekim, hatta efektle renkler biraz daha çizgi roman ( günah şehri ? ) havasına büründürülmüş. Bir adam eski model bir araba kullanıyor bir yandan da aklında “onu gördüğümden beri vaz geçemiyorum, sadece onu düşünüyorum, onsuz ne yaparım” gibi şeyler geçiriyor. İnsanın aklına ilk olarak bir hatun kişi geliyor ama onun da reklamı olmaz ki yahu. Neyse iki üç kelam sonra ürün ortaya çıkıyor : adamın elinde tuttuğu bir çikolatalı gofret.

Pencerenin Perdesini

Ne keyifli türküdür değil mi ? Hele ki fasılda sona doğru çalındığında nasıl da neşelendirir, oynatır insanı.

Ama “pencerenin storu”, “aman da kepengine kurban”, “panjurumun yarığından güneş giriyi güneş” gibi türkülerimiz yoktur. Neden yoktur? Zira bunlar bize ters…

Stordu, panjurdu, bunlar -çok sevdiğim bir kelimeyle nitelemek isterim- alengirli şeyler.
Perdeyi tutup çekersin açılır ya da kapanır. Hızlı çekersen kornişten bir kaç santim çıkar, sandalyeye çıkar yerine takarsın, bir de gazete kağıdını katlayıp kornişin ucuna tıkarsın olur biter. Hatta eskiden ince metalden olurdu bunlar, penseyle ucunu darattın mıydı hayatta çıkmazdı yerinden, ne kadar sert çekersen çek. Sonra onu da plastikleştirdiler, şimdi mutlaka sonuna “perdeyi hızlı çekersen kornişten çıkmasın şeyi” takmak lazım, gazete de tutmuyor. Zaten artık perde falan kullananda kalmadı, storlar moda şimdi.

Share Button

10 Günde 10 Kilo Vermenin 10 Yolu

10gunde10kilo

10 Günde 10 Kilo Vermenin 10 Yolu konusunda en ufak bir fikrim yok. Böyle bir yol var mı bunu da bilmiyorum. Ama varsa bile çok sağlıksız birşeydir 10 günde 10 kilo vermek, aklınızda bulunsun.

Başlığı sadece dikkat çekmek için yazdım. E madem ki çekmişim dikkatinizi, haydi siz de ona katılın okuyun bakalım neler yazmışım.

Diyet ya da rejim olarak bilinen ve nedense “alınmış kiloları geri verme” olarak değerlendirilen fenomenden bahsetmek istiyorum bu gün.

Share Button

Sahiplerini aptal gösteren akıllı aygıtlar

brain-bulb

Telefonlar başta olmak üzere “akıllı” elektronik cihazlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz artık. Herkesin bir şeyleri mutlaka akıllı. Akıllı telefon, akıllı çamaşır makinesi ( içindeki çamaşırın tipini anlayıp ona göre program seçiyor) , akıllı bulaşık makinesi ( az doluysa az su harcıyor) , akıllı buz dolabı ( ürünü tipine göre soğutuyor), akıllı elektrikli süpürge ( sen bırakıp gidiyorsun o evi kendilğinden temizliyor) , akıllı televizyon ( parmağını şıklatınca kanal değiştiriyor, şşşşt deyince sesi kapatyor), akllı fotoğraf makinesi ( ışığı, mesafeyi, insanların suratını, gülüp gülmediklerini, gözlerinin açık olup olmadığını ölçüp ona göre çekiyor)  ve benzeri bir sürü akıllı ürüne sahip olmak için yediğimizden içtiğimizden kesiyoruz.

İşin ilginç kısmı, bunlara sahip olanların bu cihazları kullanma şeklinin, neredeyse akılla hiç bağdaşmayan şekilde olması. Şarjı akşama kadar yetişmeyen çok pahallı telefonuyla, şarjı 3 gün giden, neredeyse bedava,  eski telefonla yaptığından fazlasını yapmayan bir sürü akıllı telefon sahibi var mesela. Hatta akıllı telefonla nasılsa fotoğraf çekmeyi başarıp, bu fotoğrafları bir daha bulamayanlar var; “oğlan buluyor bunları bizim ” deyip geçiyorlar.

Akıllı çamaşır ve bulaşık makinelerinin ayarlama kısımlarını “çok karışık” bulduğu için her şeyi tek bir programla yıkayanlar var.  Çamaşır makinesinin “soğuk yıka” ayarını değiştiremediği için deterjan gözünden çaydanlıkla sıcak su ilave ediyorlar onlar da.  Akıllı televizyonunun kumandasınaki bazı tuşlara bant yapıştırıp “bunlara basmayın da karışık kuruşuk şeyler oluyor o zaman, anlamıyorum” diyenler var.

“Bu süpürgeyi evde yokken çalıştırmıyorum, ne olacağı belli olmaz; evdeyken de bir saat sonra kapatıyorum çok ses yapıyor. Ben eski süpürgeyle şöyle bir alıyorum haftada bir” diyen akıllı süpürge sahipleri var. 3 farklı objektifle birlikte aldığı koskocaman makineyle daha tek bir kareyi net olarak çekemediği için gidip cep tipi bir kamera almış ama koca çantayı da her yere yanında taşıyan kamera sahipleri var.  O fotoğrafları da bilgisaya aktaramıyorlar bir türlü; kart dolunca yeni makine alıyorlar.

Yani diyeceğim şu ki: Akıllı cihazınız kadar akıllı değilsiniz; cihazınız sizin kadar akıllı. 

Share Button

Kastamonu Daday At Çiftliği Gezisi

Aşağıdaki metin Ayakizi Gezi Grubu (ve Reftur) ile yapılmış bir gezinin özetidir. Yazıda bahsi geçen Haşim insanı, bizi bir araya getiren ve bu turda keyifli zaman geçirmemizi sağlayan kişi olup, benim ( ne yazik ki) arkadaşımdır. “Haşim insanı” ifadesi, metinde “Ayakizi Gezi Grubu” yerine kullanılmıştır.

***

Efenim, bunca yıllık hayatımda gittiğim bütün gezilerden sorna birileri illa ki “Nasıl geçti ?” diye sormuştur. Ve ben de bunlara gayet alışılmış cevaplarla yanıt vemişimdir : “Harikaydı” “Ay çok eğlendik” “Ben biraz aç kaldım ama iyiyidi” “Çok sıcaktı” ” vs.

Ama Haşim insanıyla gittiğim gezilerden sonra bu soruya hep çok farklı cevaplar veriyorum nedense ?

– Nasıl geçti ?
– Çok hızlıymış, plakasını bile görememiş arkadaşlar. Ahhh…

– Nasıl geçti ?
– Sen bunu bir üç gün sonra sorarsan o zaman bir cevap verebilirim sanırım

– Nasıl geçti ?
– Daha geçmedi

– Nasıl geçti ?
– zzzzzzzz…

E bile bile neden gidiyorsun diyeceksiniz. Sigara ya da diğer uyuşturucu maddeler gibi bu Haşim insanı da, fevkalade zararlı bir alışkanlık efendim. Bulaşmamış pürü pak duruken, bir yerden duyup merak ediyorsunuz, bir deneyeyim bir kereden bir şey olmaz diyorsunuz sonra bir bakıyorsunuz Kastamonu dağlarında yürüyorsunuz. Aradaki bölüm ise kopuk…

Efenim 15 Haziran cuma gecesi, gecenin bir vakti yola çıkıp, gece ile sabahın “hayır bu vakit bana ait” diye çekiştiği bir saatte at çiftliğine vardık. Karşılamaya bari bir at olsun gelir diye düşünürken baktık ki ortalık ıpıssız. Bir tek haşim insanı var yine. Atı tercih ederdik ama neyse.

O karanlığın içinde, bizi tepe lambasıyla odalara yerleştirdi. Bize düşen oda, tam olarak oda değildi aslında. Yatağın çevresine bir duvar örüp, üzerine de bir dam kapatmışlar olmuş sana oda. Yatmayacaksan ayakta durman gerek. Adımlarınız büyük değilse 1 adım atabilme şansınız da var. Tabi o ve ondan sonraki gece yorgunluğuyla merdivende de uyurduk, çok da önemli değildi oda 🙂

Oda demişken odanın tuvalet ve banyo bölümü penceresiz ve ışık açma düğmesi de yok. Hareket sensörlü bir ışık düzeneği kurulmuş. Yani söz konusu mekanda icra ettiğiniz faaliyetleriniz sırasında belli aralıklarla hareket etmeniz lazım. Söz konusu mekanın ne oduğunu bir düşünürseniz, söz konusu hareketlerin zorluğunu da sanırım tahmin edersiniz. Ayrıca bu hareket sensörleri, banyo yaparken perdeden dolayı sizi göremediği için , mekandaki en haraketli perormansınızda ara sıra karanlıkta kalmanız da mümkün. Perdeyi açıp, uygun bir hareketle sensörü uyarmanız lazım. Ben 2. seferde nasıl bir şey yaptıysam artık ışık bir daha hiç sönmedi… Bu rada banyoda neden pencere oladığın da anlamışsınızdır sanırım 😀

Neyse efendim. ilk sabah kahvaltımızı ettik. Sonra yaylaya gitmek üzere araçlara yöneldik. Araç dediklerimden birisi traktör ve römorkundan oluşuyodu. Baktık herkes oraya koşuyor biz de hemen tırmanıp yerimizi aldık. Mesela ben 3 ayakkabı, 2 omuz, bir oturma organı arasına yerleştim. hah tamam doldu burası, hatta sıkıştık bile dedikten sonra yaklaşık 8 kişinin daha römorka binmesiyle hareket ettik.

Hareket ettik deyince, sizler daha önceki tecrübelerinizden, gitme hareketini tek yönlü olarak düşünebilirsiniz, ama bu biraz farklıydı. Araç sadece ileri doğru giderken siz bunun yanı sıra yukarı, aşağı, geri, sağa, sola, öne, arkaya doğru da gidiyordunuz. Dün gece eve geldiğimde çamaşır makinesinin sepetine attığım eşyalarımın bu gece yıkanırken neler hissedeğini artık çok iyi biliyorum. Her ne kadar onların organlarının yer değiştirmesi söz konusu değilse de, yine de onlara acıyorum.

Bu arada Haşim insanının oradan bir grup zavallıyı geçireceğine ihtimal vermediği için doğaları gereği büyümüş ve dallanmış olan muhtelif ağaçların, muhtelif kalınlıklardaki, muhtelif dalları, muhtelif aralıklarla biz römork yolcularının muhtelif yerlerine çarpmak suretiyle Haşim’in muhtelif defalar muhtelif şekillerde anılmasına da sebebiyet vermiştir. Öyle ki, dallar tarafında süpürüle ittirile gitgide önden arkaya doğru bir yığılma oldu. Başlangıçta arkada yan yana oturanlar, yolculuğun sonunda üstüste ve hatta iç içeydiler. Dalga geçiyorum sanırsınız ama, inerken benim cebimde bir ayak ve bir diz vardı vardı.


Sonra traktörden inip, bulabildiğimiz organlarımızı yerlerine yerleştirip biraz yürüyerek ağaçlarla çevrili bir alana geldik. Bizden önce minibüsle gelen grubun da benzer bir eziyet çeksinler diye onlarda yarı yolda inidrilip yürütüldüğünü öğrendik. Sonra mangallar yanarken bir grup yürüyüşe gitti. Biz oraların keyfini çıkardık. Sonra gidenler döndü, yemekler yenildi, buz gibi kaynak suyu ve mis gibi çaylar içildi.

****

Haşim ile tura gidenler ( allah cümlemize sabırlar versin) bilirler ki, otobüs daha hareket ederken Haşim önümüzdeki turun bir özetini yapar. Şunu yapacağız, bunu yapacağız diye. Tabi hepimiz de bunu keyifle dinleriz. Ama Haşim insanı, bu geziyi anlatırkenher şeyi aynı yorum ve vurguyla anlattığı için de bütün geziyi sakin sessiz bir yer sanırız.

İşte biz de o laf arasında bir madde olarak geçen “Ondan sonra isteyenlerle doğada 9 kilometrelik bir yürüyüş yapacağız. Yaklaşık 2.5 saat sürecek” kısmını sanki Haşim insanının “söylediği” gibi değil de “anlattığı” gibi basit bir yürüyüş sandık. Hayır adam zaten iki lafı bir araya zar zor getiriyor,ondan bir de vurgu beklemek yanlış olur zaten…

İşte biz de bu basit yürüyüşe katılalım dedik. Öyle ya doğada 9 kilometlerlik bir yürüyüş, 2.5 saat sürecek….

Bu 9 kilometrelik parkurun, bize göre 10. kilometresinde ( ki tam ortasına denk geliyor) Haşim’in “yağmaz herhalde” dediği hava yağmaya başladı. Yağmak derken bildiğiniz yağmurla bir alakası yok bunun. Bildiğiniz denizin bildiğiniz gökyüzünden aşağı düşen hali gibi bir şey daha çok. Hadi hazırlıklı olanlarımız yağmurluklarını giyerek nisbeten ıslanmaktan kurtuldular. Lakin hazırlıklı olmayanlarımız sırılsıklam oldular. Üstelik daha dünyanın yolu da vardı. Benim “en az 40 kilometre” olduğunu iddia etmem rağmen Haşim insanının ısrarla 9 klometre olduğunu savunduğu 2,5 saatlik yürüyüşü yine de sağ ve salim ( bazılarımız ıslak) olarak tamamladık. O gece ve ertesi gün de üşüten ya da hastalanan yoktu. Nur içinde yatsın, Fevzullah ağabeyi saymıyorum tabi 🙂

Gezinin en maceralı olan kısmı , bana göre bu ilk gündü. Akşam başka minik bir yağmurun sonrasında serinlemiş havada, yanan ateşin başında üşüyen yerlerimizi ısıtarak yemeğimizi yedik. Soba ile mükemmel ısıtılmış olan odaya sığınanlarımız, başka sıcak yer olmadığı için mecburen Haşim insanının fotoğraf gösterisini izledi.

Neyse efenim, ertesi gün sabah kahvaltısı, at binme, at inme, attan korkma, at hapşırığına maruz kalma, at peşinden koşma, at kişnemesi dinleme, at fotoğrafı çekme etkinliklerini müteakiben odun ateşine sacda pişmiş etli ekmekleri mideye indirip sorna da çiftlikten ayrıldık.

Hani ben gittim siz gitmeyin diye söylüyorum. Giderseniz de sakın bu Haşim insanına kanmayın, detaylı olarak sorup sorulturun. Hele ki “yağmur yağmaz” derse şişme ördek bile alın yanınıza.

Ha ben belki bu hafta sonu yine giderim, ama siz bana aldırmayın. Ben bağımlısı oldum artık, siz kendinizi kurtarın 🙂

Benim objektifimden bunları izlemek isterseniz buraya tıklamanız gerekiyor. 🙂

Share Button

Erkek Erkeğe Mutfak Sohbetleri : Pilav

Öğlen yediğim pilavın tadını hiç beğenmedim. Yalnız tadı değil kıvamı da çok kötüydü. O halde bu iş nasıl yapılıyor diye yazayım, herkes bu engin bilgilerimden faydalansın istedim.

Efendim, pilav yapmanın 4aşaması vardır: ayıklama, ıslatma, pişirme, demleme. Bu aşamalardan önce biraz ana maddemiz olan pirinçten bahsetmek istiyorum.

Beyler, marketten alış veriş yaparken paketlerin üzerini okuma alışkanlığınız yoksa bile pirinç alırken mutlaka okuyun. Bu pirinç denen nimetin benim sayabildiğim kadarıyla 17.543 çeşidi var. Marketlerde en fazla 10-15 tip bulunuyor ama olsun : Baldo, lüks baldo, kırık, çıkık, yaseminli, jasminli( ukalalar) , öz hakiki baldo, pilavlık, dolmalık, çorbalık, salatalık, kepekli, glutenli, gluteni alınmış, gluteni alınıp sora yeniden koyulmuş, nişastası hafifletilmiş, ayıklanmış, ayıklanmamış, ayıklayacak çocuk gelmediği için üzerinde ayıklanmış yazmasına rağmen paketin üzerinden taşları görünen…….

Hangisini seçmeniz gerektiğine siz karar verin, ben lüks baldo deneni kullanıyorum kendim alıyorsam. Önemli olan hangisini seçmişseniz bir daha hep onu almak. Çünkü bu pirinçlerin her birinin ayrı huyu var ve bütün tarifler bir yana, onu zamanla öğrenip doğru tadı buluyorsunuz.

“Kendim alıyorsam” dedim ya, bizim bir yerlerde bir tanıdıklarımız varmış, onlar , sağ olsunlar, bize çuvalla gönderirler pirinci. Annem de yarım çuvalı bana verir. (Sanıyorum Çinli bu tanıdıklar. ) Dolayısıyla benim pirincin cinsi “annemin pirinci”. Tarifleri buna göre vereceğim.

Bir de Tosya ( Kastamonu’nun mis gibi çeltik kokan bir ilçesi) denen yerden geçiyorsanız, yol kenarında pirinç satanlara denk gelirsiniz. Oralarda durup pirinç alacaksanız sakın muhabbet etmeyin, pirinçlerin adını sormayın, gözünüze kestirdiğinizden alın ve yola devam edin. Zira inanılmaz şirin Kastamonu şivesiyle size pirinçleri anlatmaya başlayan o teyze ve amcalar hayatınızın geri kalanında fobi geliştirerek pirinçten korkmanıza neden olabilirler : “Matellü de alabülü, sarıgılçık da. Hepisinde az az verem, hepisi ayrı gözel. Aha buna suyu az koya, buna yarım koya, aha buna bibıçık koya ama kavurmaya. Bunu daşı oğmaz, bunda olu, ayıklamadan yüme. Ba bundan da vere isteğsen. Neççen sen, dolma diysen bununki güzel olu, pilav diye aha bu.” Anaaa, bizim bildiğimiz pirinç Tosya’da destan olmuş da haberümüz olmamuş . Beni dinleyin hemen “götün götün gaçıverü” oradan. 🙂

Neyse efendim. Pirincimizi seçtik artık. Başlayalım pilavımızı yapmaya.

İlk aşama ayıklamadır dedik. Malum “pirincin taşı” olur. Bu taştan bir şey olmaz diyenler, samimi bir diş hekiminiz yoksa sözümü dinleyin, mutlaka ayıklayın. Bu ayıklama işi için genişçe bir tepsi kullanılıyor. Bir su bardağına pirinç doldurun ve bunu tepsinin bir kenarına tepeleme yığın. Tepsiyi alıp aydınlık bir yere gidin. Oturup tepsiyi dizinize koyun ve o tepeden ellerinizle pirinçleri yaya yaya tepsinin boş olan kısmına doğru çekin. O sırada taşları bulun ve alıp tablaya atın. Pirinçlerin arasında gördüğünüz kahve tanesi, uzaktan kumanda tuşu, kırmızı kalp gibi nesneler muhtemelen tepsinizin desenleridir, heyecanlanmayın. Koyu ve düz renkli zemini olan bir tepsi bu iş için en idealidir.

“Yok aydınlık yer, yok dizimize koyalım ne yahu bunlar. Ben ayaküstü beş dakkada ayıklarım onu” diyen sevgili hemcinslerim, istediğiniz bütün yöntemleri deneyin. En sonunda varacağınız nokta benin tarif ettiğim olacaktır 🙂

Ayıklama işi bitince pilav yapımının en ciddi ve en beceri isteyen yerine gelinir : “pirinçleri tepsiden ıslatacağınız kaba boşaltmak”. Hanımların “pıt” diye yaptığı bu işlem biz erkekler için tam biz zulümdür. O koskoca tepsiden, o kaba o pirinçler bir türlü geçmek istemezler. Tezgahın üstünü ve yeri tercih ederler genellikle. Bu işlemi tamamladıktan sonra ilk başladığınızın yarısından daha fazla pirinciniz varsa başarılı olmuşsunuz demektir.

Pirinçleri kaba aldınız. Onları iyice yıkamanız lazım. Pirinç zor yıkanır. Kabı defalarca suyla doldurup boşaltmanız ve pirinci bir kaç defa suda bekletmeniz gerekir. Günümüzde büyük şehirlerde bahsedilen su sıkıntısında pirincin ciddi bir yeri vardır. İster inanın ister inanmayın.

Yıkandığına kanaat getirdiğiniz pirinci şimdi “ılık” suda biraz bekletmeniz gerekir. Bu sırada suya bir çay kaşığı da tuz atmalısınız. Bu bekleme süresi pirincin cinsine göre değişecektir. Ben fazla acele ettiğim zamanlarda 20 dakika kadar, zamanım varsa 1 saat kadar bekletiyorum. Su ılık derler ama soğuk da olur. Yeter ki sıcak olmasın, o zaman pişiyor çünkü.

Islatma aşamasından sonra artık pişirme bölümüne geldik. Ayıklanan ve ıslanan pirincimizin ıslatma suyunu döküyor, bir kaç kez daha yıkadıktan sonra :

1. tencereye alıp 10-15 dakika kavurur, yağ,tuz ve su ilave eder
2. tencereye su, tuz ve yağ ilave koyup, sonra pirinci üzerine ekler
3. tencereye yağ koyar, pirinci yağla iyice kavurur üzerine tuz ve su ilave eder
4. tencereye su koyar, su kaynayınca pirinci, yağı ve tuzu ekler

sonra kapağını kapatarak, kısık ateşte, suyunu çekinceye kadar pişiririz.

Yukarıdaki 4 çeşit ve annenizden duymuş olabileceğiniz birkaç çeşit daha pilavın farklı pişirilme yöntemlerinden biridir. Sonuçlar arasında ciddi farklılıklar olduğunu söyleyemeyeceğim. Tabi pirinçleri kavurduğunuzda renkleri siyaha dönmüş ve bir kısmı da patlamışsa bilemem 🙂

“Annem yaptığında da arada koyu renkli pirinçler oluyordu ama” diyenler, onlar şehriye 😉

Tavuk ya da et suyu kullanacaksanız haricen başka yağ koymayınız.

Burada önemli olan koyacağınız su miktarı. Pilavla ilgili yapılan muhabbetleri uzaktan dinleyenler matematikçiler ya da bahisçiler aralarında bir konu tartışıyorlar sanabilirler, zira “bireiki, birebirbuçuk, önce bireiki koyup sonra yarım daha ilave ettim” gibi sözler sık kullanılır. Burada bahsedilen ne kadar pirincin ne kadar suyla pişirileceğidir. En genel kavram “1 bardak pirince 2 bardak su” olanıdır. Tabi burada sizin tepsiden kaba ve kaptan tencereye aktarmayı başarabildiğiniz kadar pirincin oranından bahsediliyor. Ona göre 2 katı kadar su koyacaksınız.

Bu oranın gerçek olanı zaman içinde kullandığınız pirince göre sizin tarafınızdan öğrenilecektir. Hatta suyu az gelen pilava su ekleme ( pişmiş aşa su katma) tekniklerini de öğreneceksiniz zamanla. Güzel pilavın sırrı ona zaman ayırmakta ve önceleri çok kötü pilavlar yemekte 🙂

Pirinciniz suyunu çektiğini kaşıkla şöyle bir karıştırarak anlayabilirsiniz. Ocağın altı kısık olduğu için bu su çekme yaklaşık olarak 20 dakika sürecektir. Ocağın altını çok açarsanız su daha çabuk çeker ama pilav pişmez. Arada tahta kaşıkla biraz tadına bakıp istediğiniz gibi olup olmadığını kontrol edin. Size pişmiş geliyor ( muhtemelen yanılıyorsunuzdur ama olsun) ve hala suyu varsa kapağı ve ocağın altını biraz açıp kalan suyu daha çabuk buharlaştırabilirsiniz.

“Neden tahta kaşık kardeşim ben metal yemek kaşığıyla bakacağım” diyorsanız “bakın o zaman” derim. Bakınca neden tahta kaşık dediğimi anlarsınız. (bkz : yanıkta acil yardım)

Pilavınızın suyunu yeterince çektiğine ve olduğuna kanaat getirince altını kapatıyoruz. Burada demleme aşaması başlayacaktır.

Demleme dediğimiz “pilavın içindeki buharın , pilav sıcaklığını kaybetmeden, yoğunlaştırılarak pilavdan uzaklaştırılması tekniği”dir. Yani “temiz bir bez ya da bir kağıt havluyu tencerenin ağzına koyup kapağı kapatın, 15 dakika bekleyin” demektir.

Benim pilav için ayrı havlum var valla, sizi bilemem.

İyi bir pilavda pirinç taneleri normal hallerinde tek tek durmalıdırlar. Kaşığı ( çatalla yiyenler de varmış) daldırdığınızda taneler serbest salınımla kaşıktaki yerlerine karar veriyor ve bazıları nazikçe tabağa geri düşebiliyorsa bu iyi bir pilavdır.

Kaşığı daldırdığınızda, taneler kaşığın aralarına girmesine izin vermiyorsa, kaşığı kaldırırken tabak da birlikte geliyorsa, ağzınıza attığınız kısımdan kaşık geri çıkmıyorsa, ağzınızda çiğnediğiniz nesne ilkokul 4. sınıfta öğretmen sizi yakaladığında korkudan çiğnediğiniz kopya notlarınızdan daha kötüyse, pilavı bıçakla keserek yemeniz gerekiyorsa, pilav, pilav olmamış demektir.

Burada kendi ürettiğim bir özlü sözü sizlerle paylaşmak isterim :”Çok su lapa, az su lata”

Şimdi beyler; oturdunuz yiyorsunuz, tadı gayet güzel olmuş, mutfak zemininde 70 ve mutfaktan oturduğunuz yere kadar olan mesafede sizi takip eden 30 taneden daha az pirinç var; kendinizi son derece başarılı ve hatta neredeyse Mengenli hissediyorsunuz. O halde son bir test, elinizi üzerinizdeki pantolonun cebine sokun, oradan pirinç çıktı mı, çıkmadı mı ? 🙂

Cümleten afiyet olsun 🙂

( Beyler, sabah kalktığınızda yatakta bir kaç pirinç olacak; korkmayın. O normal 🙂 )

Ek : “Hanımlar için pilav tarifi”
1. Pirinci ayıklayın
2. Islatın
3. 1e2 su, biraz tuz ve yağ
4. Demleyin
5. Afiyet olsun

( onların sanıyorum genlerinde var 🙂 )

Share Button