Category Archives: Sayıklama

vanilya kokusu ve sensizlik üzre yazılmıştır

– I –
düşlerimi elime alıp sevdaya fırlattım gül kokularını. yağmuru arkama alıp denize karşı durdum. rüzgara bıraktım tüm hayalkırıklarını. birkaç dal kırıldı, kediler çöp tenekelerinden fırlayıp kaçtılar, bir yerde bir kapı çarptı, bir cam kırıldı.. tazelendi ömrüm sanki bu seher, gün yeni bir bana doğdu sandım. aldandım.

yüreğimin çığlıkları dolandı durdu sokakları, görüntümden ürküp kaçtı çocuklar, kuşlar uzak uçtu, polisler ters ters baktı, bir tek damlalar düştü üzerime. damlar saçlarımdan yüzüme aktı, yüzümü birbirine kattı bir yumruk gibi savrulan rüzgar. kendime geldim, ayıldım, her şeyi unuttum sandım. aldandım.

geriye dönecek bir yerim yoktu, geride bıraktığım bir şey yoktu, geri yoktu, son adımımın izini bile silip süpürmüştü yağmur, belki de bile bile. arkamdan sadece sokak köpekleri bakıyordu, sanırım onlar da gittiğimden emin olmak istiyordu. bu şehir beni sevmiyordu. bu şehirde kimse beni sevmiyordu. sen beni sevmiyordun. seveceğini sanmıştım, ne olursa olsun seveceğini sanmıştım. aldanmıştım.

aldanmışlığım her yüzüme vurduğunda bu şehre yağmur yağıyordu.
her yağmur yağdığında seni özlüyordum.
her seni özlediğimde ancak yazabiliyordum.
her ancak yazabildiğimde içimde bir şeyler yanıyordu.
her içimde bir şeyler yandığında seni umuyordum.
her seni umduğumda aldanmışlığım yüzüme vuruyordu.

odam vanilya kokuyordu,
sen bilmiyordun

(/ eskilerden bir yazı)

Share Button

hüzün kuşları

hüzün kuşları gelip yedi bütün kuş üzümlerini. Ve çam fıstıklarını. oysa biz seninle pilav yapmayacak mıydık onlarla. birlikte içimizden geldiği için “iç” dediğimiz ama aslında “iç olmayan iç pilav – olsa olsa canımın içi pilav olur bu pilav – ” yapmayacak mıydık. yaparken de aklına geldikçe bu isim sen, gülmeyecek miydin gözlerini kısarak.

“iç olmayan iç pilavımıza kuş üzümü ve fıstık da ekleyelim mi hayatım, ama yeni bahar koymayalım ben sevmiyorum ” dedim diye, birlikte önce markete gidip; sonra “otantik olalım aktar kullanalım” diye daha baharat reyonuna varmadan geri dönerek bir “aktarcı” ya gitmemiş miydik seninle.

“üzümler seçmece oluyor mu ?” diye sormamış mıydık aktarcı amcaya. aktarcı amca önce gözlüklerinin üstünden hayretle bakmış, sonra seni ve yanındaki sende erimiş beni görünce gülümseyerek “olmaz ! ben vereceğim. kaç tane istiyorsunuz bakayım” diye neşemize katılmamış mıydı ?

“fıstık da mı istemiştiniz ? ” diye sorduğunda ben, seni göstererek “evet ya. bunu her yere götüremiyorum, şöyle daha küçüklerinden de varsa onlardan da alayım da cebime falan koyarım” dediğimde sen kıpkırmızı olup gözlerimin içine “sana bin defa bana bunu yapma” buzdan soğuk bakışıyla bakmamış mıydın ?

muhabbetin geri kalanını, bu bakışla ve daha alışveriş bitmeden “ben arabadayım” diyerek çıkıp gitmenle, bana ve biraz da aktara zehretmemiş miydin ? yanına geldiğimde, ölçüsü karışları aşmış bir suratla devam etmemiş miydin aksiliğine.

susmayacağını ve dinmeyeceğini anladığımda arabayı deniz kıyısına çekip “seni sevdiğimi herkese söylemeyi bana yasaklayacaksan ben seni istemiyorum” diye bağırarak arabadan indiğimde sen de direksiyona geçip koltuk ayarını bile yapmadan basıp gitmemiş miydin ?

“ben o denizin kıyısında deniz mi olsam hüzün mü” diye düşünürken tepemde martılar uçuşmuyor muydu. sonra torbayı açıp önce kuş üzümlerini ve ardından sanki senin küllerini geleceğe savurur gibi çam fıstıklarını ve nasıl bir ses çıktıysa artık ağzımdan işte öyle bir sesle hüznümü, denize fırlatmamış mıydım.

işte o martılar önce hüznümü yiyip hüzün kuşları oldular.
sonra yediler bütün kuş üzümlerini.
ve çam fıstıklarını.

Share Button

bir hikaye yazsam diyorum

bir hikaye yazsam diyorum. kendimi bir kaptan yapsam, seni teknenin üstünde dolanıp duran bir martı.

benim nasıl senin peşinde dolaştığımı engin denizlerde, senin nasıl üstümde uçmaktan vazgeçmediğini anlatsam. senin ardında bilmediğim denizlerde nasıl kaybolduğumu, nasıl kayalara çarpıp yan yattığımı, yelkenlerimi nasıl yakıp kül ettiğimi anlatsam. senin nazlı uçuşundan nasıl hiç yorulmayıp tekneme hiç konmadığını, konduğunda nasıl ürkek durduğunu, sadece bir kaç defa nasıl da tüylerini okşadığımı anlatsam. senin nasıl bir kaç defa, ama an kadar kısa bir kaç defa, omzuma konduğunu anlatsam.

çok az, ama yok kadar çok az, elimle beslediğimi seni; bir gün çok sert rüzgardan yıldığın için, ama sadece rüzgardan yıldığın için girip de kamaramda uyuduğunu katsam biraz da içine diyorum. belki biraz da omzuma konduğun bir vakit başını saçlarıma sürttüğünü, yanağını yanağıma dayadığını katsam diyorum.

ne bileyim, mesela bir yerinde hikayenin “ellerim titriyor yokluğundan” demiş olsam sana. sen dile gelip de “ellerine konayım ki titremesinler, ama dokunmasınlar bana, sadece titremesinler” demiş olsan mesela.

ne bileyim, mesela, “ya batır teknemi beni keskin kayalıklara sürükleyip, bırak boğulayım; ya da gel birlikte dolaşalım bu denizleri, istediğimi kıyıda demirleyip ömrümüzü tüketelim” demiş olsam sana diyorum. ama korkuyorum “bu denizleri çok dolaştım ve gördüm ki birlikte demirleyeceğimiz bir liman yok” dersen diye bana.

öylesine körelmiş ki kalemimin ucu, hikayeyi mutlu sonla bitirmeye yetmeyecek diye korkuyorum. oysa sen kanadından bir tüy versen bana biliyorum her şeye yetecek gücüm.

bir hikaye, sonu meçhul bir hikaye yazsam diyorum, sanki bin yıllar öncesinden gelen bir efsane gibi…

beni kaptan yapıp batırsam sularda, seni martı yapıp uçursam semalarda diyorum.
uçarsın da dönmezsin diye korkuyorum

( eskilerden bir yazı)

Share Button

sen artık sen değilsin

her yazıyı sana sanma. sen artık yoksun. öyle ki bu yazının konusu olan ikinci tekil şahıs bile değilsin.

geçmişin çok uzak bir yerindesin. karanlık ve acılı ve asla hatırlanmayan anılar silsilesisin. anlattığım hikayelerin bir parçası, yan masadan duyulan dedikodunun öznesi değilsin. bende kaybolmuş bir zamanın sanki asla yaşamamış dilencisisin. bir zamanlar ben var ettiğim için olan, ama bende bitince birden yok olan içimdeki vicdanın inatçı işkencecisin.

ben artık o bildiğin ben değilim ve sen artık sen değilsin.

Share Button

vanilya…

– II –
parmaklarım örümcek olup melodiler örüyordu. sadece kendi takıldığı ağlar örüyordu. odada hiç ışık yanmıyordu. karanlıkta umutlar da kayboluyordu. gözlerim kendiliğinden kapanıyordu. sesim çatallaşıyordu. şarkılar seni söylüyordu. bazen bir kelime tutulup kalıyordu dilimde, bir türlü söylenemiyordu. bazen bir nota takılıp kalıyordu parmaklarıma, bir türlü çalınamıyordu. bazen boynum bükülüyor, başım omzuma düşüyor, nefesim odayı kaplıyordu. camlar buğulanıyordu, bebekayakizleri oluyordu, hepsi pencerenin pervazında kayboluyordu, ayaklarım git diyordu, gidemiyordum.

odam vanilya kokuyordu
sen bilmiyordun

Share Button

! – 5

yerinde saymayı alışkanlık haline getirmiş, ve fakat uygun adımla, oysa gözleri hep ileri bakan, ileriyi merak eden, ve artık geçmişi hiç mi hiç önemsemeyen, aslında yorgun ve fakat zinde, ve her dem kendi doğrularının izinde, ama yanlışlardan ders almayı da bilen, ve fakat artık yanlış yapmaktan korkan, yanlışları artık daha çok canını yakan, ve sanırım artık sevmekten bıkan, ve sevilmekten korkan, oysa hiç bir sevgiye tadınca doyamamış, ve fakat ve fakat ve fakat…

artık yaşamı taşımaktan yorulan

bir martı olsaydım
uçabildiğimce uçardım
menzilsiz ufuklara
ve fakat denizsiz bu şehir
belki de ufuklar ondAN KARA

Share Button

[eskilerden]

Giderayak bu şehirden, bu şehre ve sana bir parçamı bırakıyorum. Şimdi gözlerimde martılar uçuşur gözleri yaşlı, çığlık çığlık bir vapurun peşisıra. Şimdi bulutlardan yaşlar dökülür, tutamam kendimi, ağlarım ardımsıra. Gideceğim yerlerde, senden hiçbir şey olmayacak, belki sesin arasıra. Bu şehir, böyle giderayak, beni alıp götürdü sana. Dudağımda bir küçücük öpücük, yüzünün şeklini çizdim yüzüne ellerimle; o deniz, o gemiler, o dolunay şahit hepsine. Şimdi saçlarımda rüzgarlar, düşlerimde bir ölü evi gibi karabasanlar; tenin değdi ya artık tenime, anlatamam kendimi bile kendime. Birkaç damla gözyaşın takıldı dudağıma. Şimdi güneş soğuk, gün karanlık, sensizken çok daha çok yalnızlık. Bu şehrin denizleri, gözümün önünde Boğaz’dan geçen yük gemileri, ellerim ellerimde… Seni bırakıp gitmek daha çok koyar bana, hele ki “Keşke gitmeseydin.” demişken sen de bakıp gözlerime; gözlerini bırakıp gitmek tüm dertlerden büyük bir işkence. Şimdi duvarlara bakıp olmayan şarkıları söylerim olmayan gözlerine. Şimdi görebilmek için seni bakarım gökyüzüne. Bu şehir, bu köhne sokaklar, bu bozuk kaldırımlar yerden yere vurur beni. Taşımaz ümitlerimi gemiler, limanda batar hepsi. Seninle yaşadığım topu topu birkaç an, tüm bu şehrin özeti. Güneş giderek kayboluyor tepelerin arkasında, düşlerimde gözlerin doğuyor karanlığıma. Dudakların çekiyor beni denizlerine, ben nefesimi tutabildiğimce tutup, sonra boğuluyorum içinde. Şiirler, kayıklara binip söylenen şarkılar, kapının önüne gelip dönmüşlüklerim, kapının önüne gelip dönmemişliklerim; tüm hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünde, fonda yedi tepeli şehrim ve gözlerin bir tepesinde. Yine bu dolunay bu gece, başka her şey yalnızlık, yokluk, bilmece.  Gözlerinden çeker alırım bir hançeri saplarım yüreğime. Akan kanı sen diye sararım ellerimle, ne olursa olsun ağlarım kendi kendime. Beni ben öldürdüm, hem de seninle; güller ektim mezarıma gözlerin benimle olsun diye. Şimdi dudaklarım kupkuru ve gözlerimde hüzün, seni beklerim nasıl, ne zaman, acaba gelir mi diye. Kalemimde yüreğimin isyanı boğazımda bir yumru, özledim seni, özledim be gözleri ceylan güzelim.

Share Button