Category Archives: Sayıklama

Samanyolu altında yazılmıştır

Jüpiter Mars’a değmiş dediler çok şaşırdım. Hiç beklemezdim Jüpiter’den, yörüngesel olarak bile. Bütün zik burçları cük burcuna kıllanmış, gayrisinin enerjisi sapıtmış, tay erkeği doç kadınına ters bakmış, toynak kadını yükseleni doğa olan yayık erkeğine nedensizce sevdalanmış; sırf bu yüzden. Güç vakte kadar yol yapacakmış kahve içenler, hayırlı bir kısmet varmış, az daha bekleyin, kahve içip telvesini yiyenler. Fal kapatılmış tabağı yana eğenler, evde kalmışsınız anacım size iyi dinlenmeler.

Kurşun döktürüp de göz görenler, bildiğimiz, göte gelmiş. Kurşunu penis şekline girenler tez vakitte gerdeğe girmiş. Muska yazdırıp göbeğine üfletenler azmış, üfletirken elletenler safmış, elletirken belletenler çok zevk almış. İsa isimli 140 bebek doğmuş, 23’ü kız, bakire annelerden. Hoca efendi nam deyyus, nedense, bir gecede yitip gitmiş. Kırklara karıştı diyenler de olmuş siktir olup gitti diyenler de. Yüzkırk babanın tenhada kıstırıp üçer ( baba, oğul ve kutsal yuh adına) bıçak darbesiyle hâl ettiğini kimse bilmemiş iti.

Plüton boynu bükük bakmış dünyaya, sensin gezegen olmayan asıl diye bağırmış ama duyulmamış sesi, uzay hali malum. Üç ışık yılı düşmüş, biri samanyoluna, biri aya, biri postaneyi geçinde otopark var ya hani, işte onun karşısındaki bakkalın bisküvi kutusuna.

Remil çıkmamış bir türlü, kupa kızı kapalı olduğu için maça papazı, çok afedersiniz, sik gibi kalmış; karo sekizliyi koyacak bir siyah dokuzlunun altı da açılmadığı için elinde patlamış yedi kağıt kısmet bekleyen kızın. Bakkalın çırağına falan vereyim artık diye düşünmüş evde kalmaktan sıkılmış kız. Çırak olmazsa bakkal alır ben de her gece taze ekmek yerim diye düşünmüş. Yemek fiilini geniş zamanda birinci tekil şahıs birinci tekil şahıs çekerken kıkırdamış haspa, inceden salyası akmış.

Milyon yıldız altında koyun kemiklerini tahta kaseye atıp şaman, keçe takkesini düzeltmiş, götüm dondu diye geçirmiş aklından, tundranın kuzeyinde ayı var uzak durun diye açıklamış ahvali dinleyenlere. Götümüz donuyor diye düşünmüş dinleyenler, tundranın olmayan organına koymakla ilgili tasarımsal hayaller kurmuşlar, tamam şamanım, demişler, kuzeye gitmeyiz. Kuzeyin de namevcut organıyla ilgili cinsel yaklaşımda bulunmuşlar. Eksi kırkbeş derecede cinsellik ancak tasavvurda kalıyormuş zira, soğuk denize giren beyler anlarlar durumu.

Dünyanın içine sıçılmasını hiç umursamayan jüpiter, mars’a bakıp, abim pardon, demiş, inan ki görmedim. Mars ağırdan baş kesmiş, eyvallah, demiş, gözümsün. İkisi de siktir olup kendi yörüngesine gitmiş bakkalın çırağı sabah ikide gusül abdesti alırken.

Bana inanma ama bensiz de kalma sevdiğim; hele ki serin yaz akşamlarında

23.Haziran.2017 / Ohrid – Makedonya
Share Button

Geçmişe çalan türküler

Fire Lame Deer
Kızılırmak çalıyor: Pir Sultan’dan Nesimi’ye Anadolu Türküleri.
Hayatımın bir dönemine mührünü basan albüm.

Çelimsiz bir adamım. Belki de çocuk. 23 yaşımdayım. Gecenin bir vakti. Tokat’ın Artova’sı. Hastanenin merdivenlerinden inip arabama biniyorum. İniyorum yokuştan, sağa dönüp Yeşilyurt’a doğru yöneliyorum. Hızlı gidiyorum, hemen ilçe bitsin, hemen ışıklar geçsin, hemen ağaçlar başlasın istiyorum. Karanlığa değer değmez arabanın burnu, itiyorum kasedi teybe: lelele lelele lelele

Yavaşlıyorum. Bu saatlerde kimse olmaz zaten. Sadece farlar, ağaçlar ve karanlık. Lelele lelele lelele. Yapacak hiç bir şey yok. Bu benden çok uzak yerde, ben tam içindeyken yapacak hiç bir şey yok. Bir tek bu yol belki; gittiği yere gitmek için değil dönmek için gittiğim. Dönüşlerini, çukurlarını ezberlemişim. Aynı hızda gittiğimde hep aynı yerde aynı türkü çalıyor hatta. Şimdi şurayı dönerken, karşıda çeşme, solda çukur, yukarıda devrik kavak, kulağımda “Şifa istemem balından”.

İki dönüş sonra durup inerim arabadan. Camlar açık. Bangır bangır bağlama, bangır bangır “diriye sayadılar bizi”. Ağaçlar seyrek burada. Koskoca gökyüzü. Ne kadar çok yıldızlar. Mont ya da benzer bir şeyi teybin üzerine örtünce işte sana zifiri karanlık. O kadar karanlık ki ağaçlar yok, Artova yok, yalnızlık yok, ben bile yokum. Tam bu anda yine “Gel oldu gidelim bizim ellere”, bizim eller yok.

Arabanın dışındayım. İsteyen çatırdasın, ulusun, pıtırdasın, bu kadar karanlıkta korkum da yok. Burası benim köşem, bu sessizlik, bu karanlık, bu huzur benim. Burada en vahşi hayvanla bile başederim. Karanlığın kendisiyim, beni gören yok. Saat artık yok. Şimdi sadece türküler; her notasını, sesinin her iniş çıkışını, her titremesiniz tezenenin bildiğim, her satırını yaşadığım. “Gözleyi gözleyi gözümü dörd eden” türküler.

Zamanı gelince, bitecek kaset, dönülecek geri. Dönerken ilerideki yol ayrımına kadar gidilecek, ağaçların arasında çıkınca basılacak gaza, yol ayrımındaki mıcırların orada yavaşlanıp yine de biraz hızlı dönülecek. Araba biraz kayarsa da heyecan işte. El, ayak, beyin izin vermeyecek tabi yine. Sinyal verilecek. Bu köyün tek sinyal vereni olarak. Bağlama hızlanmadan yola dönülecek yine. Ağaçların arasında camlar açılacak, deniz kokusu dolmayacak içeri. Bağlama hızlandığında birlikte söylenecek “Alim ne yatarsın günlerin geldi.”.

Sonra yine Artova gözükecek. Alt yoldan, bulaşmadan kimseye, gidilip köyün yoluna girilecek. Şimdi tren yoluna kadar yavaş gidilecek. Sonra dolunay varsa farlar söndürülecek. Gece mavisi içinde, ovanın denizine, karaya hasret bir kaptan gibi sürülecek tekne. Ne kadar yavaş gidebilirse o kadar yavaş, dalga yapmadan, kimseyi uyandırmadan. Bir önceki köye gelmeden, kavakların altında yine durulacak, tam Urfa Türküsü’nün sonundaki gazele denk getirilecek burası : ” Karşıda Fırat gördüm, ölümü anam murat gördüm, gönül derdi çekmeyen anam, görmeyen anam, demesin ki dert gördüm.” Bir kaç defa geri alınıp dinlenecek gazel, inceden söylenecek.

Sonraki şarkı geçilecek, sevilemedi bir türlü. Akıllı teyp, biliyor şarkı aralarını. İleri sarma durduğunda bağlama başlayacak, sonra “geldi geçti ömrüm benim, şol yel esip geçmiş gibi”. Yavaş yavaş gidilecek yine. Köyüme, Aktaş’a girerken, Artova’dan bu yana doğru olan herkes için Haydar Haydar çalacak. Sazı uzun olan. İşte köyün yolu, bu hızla gidersem yine aynısı olacak. (Millet monotonluktan kaçarken, bu kadar peşinde koşmak rutinin. ) Sinyalin sesi tam iki türkü arasına denk getirilecek. İşte bağlamalar, işte köyün iki sokak lambasından biri. Hangisinden dönersen lojman zaten. Tam parka girdiğim anda koro başlayacak “Ondörtbin yıl gezdim divanelikte, Sıdk-ı ismin duydum pervanelikte, İçtim şarabını mestanelikte, Kırkların ceminde dara düş oldum.”.

Kaset bittiğinde yine o sessizlik, yine o terk edilmişlik, yine o aşina karanlık. Ama bu sefer uzaktan gelen tek tük ışıklar. Bu sefer çok uzun arabadan lojman kapısına kadar olan iki adımlık yol. Sağdan soldan çıtırtılar, uğultular, takırtılar, sanki hepsi benim peşimde. Koşar adım varılan kapı, açılan kilit, çekilen sürgü. Koşarak gidilen oda, kapanan kapı, yakılan ışık. Dünyanın en parlak 40 mumluk ışığı. Aydınlık içinde karanlıksızlık, odam, yatağım, tek kanalı bazen çekebilen radyom; yuvam.

Şimdi sobaya odun atılacak ve tavanda dans edecek turuncu ışıklar, yatak açılacak ki ısınsın içi de. Sadece kapakları olan dolabın duvarına çakılmış çivilerine, dikkatlice asılacak çıkardığım giysiler. Çıplaklığımı gösterecek tek bir aynanın bile olmadığı odada üzerimde nasıl durduğu önemsenmeden giyilecek pijamalar. Işık kapatılacak. Yatağa yatılıp yorgan çekilecek üzerime. Hayır. Kendime söz verdim Cihangir, buradan gidince kadar ağlanmayacak.

Turuncu kıyafetleriyle semah dönerken tavanda bacılar, dudaklarım kendi kendime bir ninni mırıldanacak: Lelele lelele lelele.

Aktaş Köyü Artova/Tokat – 1994 yılı olsa gerek, tarihi düşmemişim
Share Button

Siyah / Beyaz

Bir siyah beyaz fotoğrafım ben
Tozlu raflardayım
Eski albümlerde
Yağmurlu günlerde
Alçak gönüllü bir su birikintisiyim” *

Bir şarkıyla hatırladım birden kendimi. Çok eski bir zamandayım, bu şehirdeyim, Gölgedeyim, her şeyi görüyorum. Elin değiyor elime, o sıcakta bardağı tutmaktan soğuk ellerin ve sabah uyandığında da.

Bir gün bir yağmur sonrası siyah beyaz bir fotoğraf bulacaksın yerlerde” * diye fısıldıyorsun kulağıma gürültünün içinde, seni ilk defa o zaman fark ediyorum. “Üsküdar kumrusu gözlü” ** bir çocuksun ve çok yakında büyüyeceksin, biliyorum.

“Nedir o?” diye soracakken tam, sahneden yükseliyor aynı dizeler, “Şarkıyı mı söylüyorsun kulağıma” diyorum “Bir gün olacağı söylüyorum” diyorsun. Elimi tutuyorsun, soğuk, boş bardağı gösteriyorsun, duraksamadan gidip dolusunu getiriyorum, geldiğimde kalabalıkta yüzüyorsun. Sonra şamandıraya tutunurcasına kolumu tutup aynı anda söylüyorsun sahnedekilerle “İşte o an bir kıpırtıyım yüreğinde” *. Bardaklar hiç boş kalmadan şarkıları son ediyoruz, ben bazen dans ediyorum, sen bazen sevişiyorsun. Sen artık sadece bana tutunuyorsun.

Bir gün batımıyım güneyde
Bir akşam vaktiyim
Ucuz bir şarabın şişesiyim denizde
Yüzüyorum, yüzüyor muyum?
Bilmiyor musun?” *

Hiç ısınmıyor ellerin. Ve beni hiç üşütmüyorsun, gece güne dönerken hala boğulmaktan korkarmış gibi, sımsıkı sarılmış bana, uyuyorsun.

Şehrin karanlık sokaklarında
Donu düşük çocukların yaptığı
Kağıttan bir gemiyim
Yüzüyorum, yüzüyor muyum?
Bilmiyorum” *

Nefesin nefesimde uyanıyorum ki isimsiz bir yalnızlık içindeyim. Eve bakınıyorum, yoksun. Neden sonra kapının önünde, bir peçeteye aceleyle yazılmış bir satır buluyorum “Siyah beyaz bir fotoğraf farzet bunu yerlerde“.

Sen, kimsin, hala bilmiyorum…

Ama köhne gecelerde bazen, siyah karanlıkların beyaz gölgelerinde, seni düşünüyorum…

* Pilli Bebek – Fotoğraf
** Ferhan Şensoy – Gündeste

 

29.Mayıs.2011
Share Button

makam-ı sâbâ

karcığarın en can acıtıcı yerinde bir an soluklandı kanuni. soluğunu alabildiğince tutup sessizliği alabildiğince uzattıktan sonra tekrar makama indi. eş zamanlı düştü ilk yağmur damlası taksimin bir parçası gibi. kadehteki rakının miktarına bakmadan kafaya dikti adam, üzerine su içmedi. boş kadeh masaya değmeden dibinde bitti adamın meyhaneci. şişeyi bir soru işareti gibi uzatıp kadehe doğru adamın bilmem kaçıncı dendenini bekledi. karcığar dügâhta karar kıldı ve yağmur zamanını beklemeden peşreve geçti. damla damla düştü kadehe yağmur, beyaz beyaz dibe çöktü. tam darbukacıya parçaya girmesini işaret ettiği anda kanuni, bir damlanın süzülüp adamın gözlerinden yağmura karıştığını kimse görmedi

yıllar sonra o damlaya “senin adın sâbâ olsun” dedi bir mevlevi

Share Button

gök ve yüzüm üzre söylenmiştir

Bir bakışıyla bütün dertlerimi benden alan o gökyüzü, şimdi baktığımda yerinde yoktu.
Bütün o gök çimle kaplanmıştı ve karıncalar koşturuyordu her yerinde.
“Sırtüstü çevirelim de nefes alsın” dedi biri
Dönmedim sırtüstü, gökyüzünün yüzüne bakmaya yüzüm yoktu.

Share Button

Bir insan eriyebilseydi eğer…

Bir insan eriyebilseydi eğer, ben bu gece erirdim. Senin o beni hiç görmeyişini, kameralara poz verişini, dans figürleri yapışını görür, erirdim. Hem de öyle mum gibi kaba ve kalın değil, o bilmem kaç yıllık barın birbirine kaynamış tahtaları arasından sızıp, o bilmem kaç yıllık binanın taa temellerine sızacak kadar ince ve çaresiz erirdim.

Öyle ki, kim bilir, belki yıllar sonra; sıcaklığın mevsim normallerinin hayli uzerinde seyrettiği bir yaz gunü, bir sebeple o binayı yıkacak olan adamlar temelin derinliklerinde, erimiş halimle aldığım şekli bulurlardı. Hiç bir şey anlamadan şekilsizliğime bakıp, sonra da kaldırıp bir köşeye atarlardı.

Ama can, ama yıkıcılar eve gittikten sonra, o bütün yaz sıcağına rağmen birden hava bulutlanır ve bir kaç damla yağmur düşerdi. Ve gülüşü ömrümü silbaştan yapan kadın, benden kalanın üzerine düşen o yağmur öyle bir kokardı, öyle bir kokardı ki… O kokuyu içine çeken her erkekle her kadın, birbirine öyle bir aşık olurdu ki… O tarihe kadar yazılmış bütün aşk romanları unutulur, artık herkes sadece bizimkini hatırlardı.

Yazılması yasak o anları, tenini, sesini, gözlerini; dokunuşunu, söyleyişini, inleyişini; susuşunu, bakışını ve ellerini yazardı. Ve öyle ki, ömrümü ömrüne katasım gelen kadın, eskiden yazılmış bütün iki isimli aşk hikayeleri unutulur, ne Kerem’in çölü, ne Ferhat’ın suyu, ne Yusuf’un çığlıkları hatırlanır; artık sadece ve sadece benim sensiz gecelerde kendime söylediğim şarkılarım hatırlanırdı.

Bir insan eriyebilseydi can, eğer eriyebilseydi; bundan sonra tarih sadece bizi yazardı.

Share Button

söyleyemediklerim

Gece. Birden uyanıyorum. Elim teninde. Pijamanın arasından bir yer bulup ulaşmışım sırtına. Uykunda bağırıyorsun, yine. Arada bir kaç kelime. Ağlıyorsun. Elimi biraz hareket ettirip okşuyorum sırtını, hafifçe sarsıyorum. “Canım” diyorum fısıldayarak, “canım, şşş canım“. Uyandırmayayım istiyorum ama rüyadan da çık istiyorum. Ağlıyorsun. Bir şeyler söylüyorsun. Yavaşça sana doğru dönüyorum, elmi teninden alıp saçlarına götürüyorum, başını okşuyorum, yüzümü yüzüne yaklaştırıyorum fısıldıyorum: “Canım, bebeğim, aşkım.“. Yüzünde acı var. Uyandırayım diyorum ama kıyamıyorum. Biraz daha okşuyorum saçlarını, yüzüne dokunuyorum. Biraz sakinleşiyorsun. Bir şeyler söylüyorsun. Hafifçe bana doğru dönüyorsun. Yüzün daha iyi. Ve çok güzel, yine. Biraz daha okşuyorum saçlarını, yüzünü. Dudakların aralanıyor, öpsem uyanmayacaksın ama öpmüyorum. Yanına uzanıyorum tekrar. Elimi pijamandan içeri kaydırıyorum, biraz daha yukarıya bu sefer. Vücudunu bana doğru çekiyorum, direnmeden geliyorsun. Kokunu çekiyorum içime olanca. Sanki ilk defa senmişsin gibi yeniden aşık oluyorum sana. Sonra aralık dudaklarından bir isim fısıldıyorsun. Benimki değil.

Share Button

Kül

Yanmışa delalettir. Yanıp tükenmişliği gösterir. Ateşi ve dumanı kapsar. Hararettir. Kırmızıdır. Yanmışlıktan yola çıkarak bir zamanlar var olmuşluğu barındırır. Eskiyi, geçmişi ve tüm bunların içinde, zamanı düşündürür. Ölümdür. Yokluktur. Geri dönmemektir. Kirdir. Pistir. Bulaşması, taşması, dökülmesi istenmez. Kötü kokar. Ateşten yola çıkarak acıyı, dumandan yola çıkarak korkuyu, nefessizliği, boğulmayı anımsatır.

Uzak ve musikişinas yaklaşımla Duman konserine, rock müziğe varılabilir.

Yakın ve temasperver bir yaklaşımla, elinizi simsiyah yapar.

Kül, kül olanın bir daha asla var olmayacağını söyler.

Share Button

kûn

bu bend yar üzerinedir;

gönül bu işte; elinle tutamıyor, üstüne yatamıyor, altına alamıyor çıkarıp atamıyorsun ki.. bir bakıyorsun aklını da alıp gitmiş, kendi başına, bir çift gözün, bir kaşın, bir kirpiğin, bir sesin öksesine tutulup kalmış… o dalda bülbül olayım demiş ya, tıkmışlar dutu ağzına, lâl olmuş….

kapanmış içine, çekmiş kendini duvarlarının ardına, bir kaç tuğla daha eklemiş; ses vermez, söz söylemez, gülmez olmuş.. sorana cevap, sormayana selam vermez olmuş.. yazmış, söylemiş, ağlamış, içmiş; ne ayağını ökseden kurtarmış, ne dalda açan çiçeğe uzanmış.. yanmış be senin anlayacağın, yanmış, tutuşmuş…

sonunda kül olmuş, bir rüzgarla savrulmuş, yere düşmüş, bir damla su bulmuş, yoğurmuş yeniden kendini, kendine kûn demiş, kalkmış yürümüş…

artık kaburgasının acısını unutmuş….

( eskilerden bir yazı)

Share Button

kokun ve yağmur üzre yazılmıştır

gece. salonda uyumuşum. ışık yakmamıştım. mumlar sönmüş. karanlık. dışarıdan bir hışırtı geliyor. belli ki yağmur yağıyor. dalları balkonumun penceresine çarpan kiraz ağacının sensiz koparmaya kıyamadığım meyveleri acaba dökülür mü ? dökülürse “sensiz yapamadıklarım” defterine bunu da mı ekleyeceğim? “sensiz yapamadıklarım” defterini iptal edip de “sensin yapamadıklarım” diye bir defter mi açsam ki?

yağmur hızlanıyor. derenin sesi coşar simdi. ya da derecik. ya da “yağmur yağınca su miktarı artan, sesi çoğalan, pencerem açıksa yağmur damlalarıyla birlikte içeri kaçan akan su parçası” her neyse işte..

hızla kalkıp pencereyi açıp yine uzandım koltuğa. sanki hızla kalkıp pencereyi açmamışım da, o hep açıkmış gibi olsun diye. hemen serin hava doldu içeri ve derenin sesi. ve ayak parmaklarıma düşen yağmur damlaları. sensizlik belki çıkar diye bekledim dışarı ama sanırım yetmedi yoğunluğu. sensizlik dışarıda daha mı çok ne ?

bir kaç gün önce bu koltukta benim uyuduğum gibi uyurken sarıldığın yastığa sinmiş kokuna sarılıyorum hala. senden koparabildiğim anlık dokunuşlar, anlık bakışların yanında bu koku ömür kadar uzun sayılır.
azaldı ama gitmedi. ve sana ait hiç bir şeyin olmadığı kadar gerçek işte. bunca zamanın sonu, hepi topu, bir yastığa sinmiş bir koku.

azalır diye korkuyordum ama giderek hızlanıyor sanki yağmur. karanlığın içinde çoğalan su sesi, ayaklarıma -sanki- batan yağmur damlaları, yokluğunun varlığı bu koku, gökyüzünde koyu gri bulutlar. bir bilimkurgu filminde esas çocuğun gerçekle sahteyi anladığı sahnedeyim sanki. ama benim gerçekle sahteyi anlamaya cesaretim yok. sahteye kanmak daha kolay kokun bu kadar burnumdayken. gerçeği alıp da koyacak yerim yokken, hem zaten böyle karanlıkken, hem zaten yağmur yağarken, su sesi içeri dolarken, “sen sen sen” çok daha kafiyeliyken..

yedibinyediyüzdoksanbeş şarkının arasından rasgele seçe seçe “gönlüm senin esirin kalbim senindir” i seçti gitti alet. ben sözde teknoloji hayatı kolaylaştırır diye aldıydım bunu. mastika vardı bir yerde, roman havası vardı, neden bu şimdi ? tüm gerçekliğiyle yüzüme vurmak için mi bu kurgusal olsun diye umduğum hasreti. “rüya falan değil, rüyalar iki yıl sürmez, yarın sabah uyanınca da bu hayata devam edeceksin” mi demek istiyor bana utanmadan parasını benim ödediğim bu mepeüççalar bozuntusu.

görünen pencerelerin hiç birinde ışık olmaması, piyanonun başına oturup da bu şarkının nasıl söylendiğini o salak alete göstermek için yanlış bir zaman olduğunu göstermese, ben ona gösterirdim ama … ama yağmur yağıyor. ama burnumda onun kokusu. ama uçtu uçacak açık pencereden yüreğim. ama gözlerimde bulut yüzümde yağmur. ama çıkmaz ki sesim benim sensizliğin bu saatlerinde..

şimdi artık bunlara katlanmak için gerçekten hayale kaymanın zamanı.

kapımı vuran biri mi var,
yoksa çıkıp sana gelmek için göğsümü mü zorluyor kalbim.
bulutlar mı örtüyor üstümü,
toprak mı;
ölüyor muyum,
gümüşlere mi gömülüyor düşlerim.


sıcacık bir yağmur siner kara gecenin içine
toprak somun gibi kabarır
tak tak vurulur kapıma
kişner kapımda kır atım

dünyam gümüşler kuşanır
(a. kadir)

( eskilerden bir yazı)

Share Button