Category Archives: Blog

ahval

gözümden akan uyku nereye kaçtın
madem kaçacaktın ben neden yattım
sen kaçıp gidince ben bana kaldım
gökte yıldızları sayar dururum

kapadın gözümü uyudum sandım
içim geçti sanki buna inandım
sen de kaçıp gittin sana da kandım
eski hallerimi anar dururum

azmak’ın kıyısı serin esiyor
sinekler sokmuyor sanki dikiyor
yanlış okuyanlar şimdi gülüyor
pembe noktaları kaşır dururum

cihangir gözünü kapa uyursun
hatta bir de horla cümlesi duysun
şuna sarılayım şu şurda dursun
yastıkla yorganı koklar dururum

 

Share Button

ahval

sabah ezanında bir güzel gördüm
bilmem gerçek miydi yoksa düş müydü
boynunu kokladım omzunu öptüm
demem gerçek miydi yoksa düş müydü

gözleri yeşil mi ela mı bilmem
kokusu başıma bela mı bilmem
olmayan derdime deva mı bilmem
sorman gerçek miydi yoksa düş müydü

dervişim yanmaya ateş ararım
ateş olmasa da küle yanarım
tenimde kokusu güle sorarım
ölmem gerçek miydi yoksa düş müydü

Share Button

İçki olarak kullanılan alkol ile ilgili bazı bilgiler

alkol-ve-s%cc%a7eker-hastalig%cc%86i
  • Sıcak alkol soğuk olana göre vücutta daha hızlı emilir.
  • Meyve suyu ile karıştırılmış alkol daha az zararlıdır. Meyve şekeri organizmanın alkolü yakmasını hızlandırır.
  • Karbonatlı içeceklerin içkiye katılması alkolün etkisini hızlandırır. Karbonik Asit içeren kola, soda ve tonik gibi içeceklerin içkiye katılmaları onun kara karışmak hızını artırır.
  • Alkol vücutta sırasıyla beyi, böbrekler, kalp, akciğer, onikiparmak bağırsağı, kaslar, deri ve karaciğere yayılır.
  • Alkolün karaciğerde yakılma hızı, alınan alkol ile doğru orantılı olarak artmaz.
  • Beyaz ırktan bir erkeğin karaciğeri, 1 saatte her 10 kg vücut ağırlığı için 1 gram alkolü etkisiz hale getirir. Bu, sabit bir değerdir.

Kaynak : Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi 5, Tamer Korugan. Aykırı Yayınları.

Share Button

Çocukluğumdan…

Kaybolan sitenin yazılarından biri…

 

Küçüktüm. İstanbul’da düzenli olarak elektrik kesintisinin olduğu zamanlardı. Okulda sabahçıydım, elektriğin kesildiği zamanlarda evde ve yalnız olurdum. O zamanlar herkeste olan Philips marka bir pikabımız vardı. Bir sürü de plak. Eve geldiğimde hemen o pikabın başına oturur ve tüm plakları baştan sona çalmaya başlardım.

Bu plaklardan bir tanesi Özay Gönlüm’ün bir yüzünde “Azimem” bir yüzünde ise “Ninenin 3. mektubu” olan plağıydı. Azimem’den çok, Ege şivesiyle okunan o mektubu severdim. Ama içinde bir bölüm vardı ki, ödümü patlatırdı.

Özay Gönlüm, o tatlı şiveyle nenenin ağzından köyde aklını kaçıran birinden bahseder ve onu okusun diye hocaya götürdüklerinden, hocanın ise onları “zemheri soğuğunda deli okunmaz” diye geri çevirdiğini söylerdi. Ama tam bu kısmı söylerken sesini değiştirirdi. İşte ben o kısımdan çok fazla korkardım. Hem zaten korkutucu bir sesle söylüyordu, hem ev karanlıktı ve bir tane mum ile oturuyordum, hem de küçüktüm.

Daha plağı koyduğum zaman o kısmın geleceğini bilir ama yine de dinlemekten kendimi alamazdım.

Sonra bir hareket geliştirmiştim, o bölüm geldiğinde pikabın koluna bir fiske vuruyor ve o kısmı atlatıyordum. Artık korku nasıl bir yetenek veriyorsa, zaman içerisinde neredeyse sadece o kelimeleri atlatabilecek kadar bir keskinliğe kavuşmuştum.

Bir süre önce bir pikap aldım. Annem arşivden o plakları bulup çıkardı. Bir hevesle saldırdım ne var ne yok diye bakmaya, sonra bu plağa denk geldim. Hemen koydum nenenin mektubunu. Daha ilk seslerle beraber tüylerim diken diken oldu.

Birden, camının önünde, dışarıdaki belli belirsiz aydınlığı dev gibi yapraklarıyla odamın duvarlarında korkunç gölgelere dönüştüren incir ağacının olduğu, titrek bir mum ışığıyla aydınlanmaya çalışan çocukluğumun o odasında; bittiği halde durdukça yeniden doluyor gibi olan kocaman pillerle çalışan o mavi kapaklı pikabın önünde; nedense hep benim odamda olan o yeşil plastik taburenin yanında yerde oturur halde buldum kendimi. Ve bir de duvar kağıdının bir yumurta kabının kesidine benzeyen deseni ve üzerindeki turuncu yuvarlaklar, sobanın tam üzerinde tavanda oynaşan tatlı turuncu ışıklar ve hatta gazyağıyla karışık odun kokusu…

Mektubun tam “o yeri” geldiğinde kola vurmamak için zor tuttum kendimi.

Sonra çok uzaktan, ilk korkulu yalnızlığımdan, taa çocukluğumdan gelen o aşina sesi duydum: “Zemheri soğuğunda deli okunmaz.”

Hiç korkmadım.

Share Button

bilgibiling

Share Button

Teknolojik ürün alışverişleri hakkında mağaza önerisi geri çekimi

Uzun zamandır teknolojik ürün alışverişi için hem kendim hem de danışan herkesi alternatifsiz olarak Media Markt​ mağazalarına yönlendirmişimdir.

Bunun üç nedeni vardır :
1) Bütün ürünler denenebilecek şekilde açık ve hazırdır
2) En ucuz fiyat garantisi verirler
3) 15 gün koşulsuz iade vardır

Şimdi bunlar değişmiş. 1. madde hala baki eyvallah ama diğerleri artık işlemiyor.

En ucuz ürünle ilgili internetten bir şey gösterdiğinizde ya firmaya bok atıyorlar ya da “o internet fiyatı, mağaza fiyatı değil” diye saçmasapan bir bahane üretiyorlar. Sanki o zaman daha ucuz olmuyormuş gibi.

15 gün koşulsuz iade durumu ise iptal olmuş. Mağaza çalışanlarının ifadesine göre “Devlet yasaklamış.” Nedense artık…

Dolayısıyla teknolojik ürün için gezilecek ve ürün hakkında bir karara varılacak en iyi mağaza yine MediaMarkt mağazaları ama buradan bir şey almak için artık bir nedenim yok.

İlgilenenlere duyurmuş olayım.

Yazının başlığını da reçelle balla yesinler hani, bu ne be….

Share Button

Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupéry (1943)

Kimi eserlerin çok abartıldığını düşünmüşümdür yıllardır. Üretildiği zamanda çok anlamlı, çok muhteşem şeyler olabilirler belki ama sonra “klasikleşmiş” ve önemini yitirmiş oluyorlar.

Ama sırf “klasik” olduğu için belli bir çevre tarafından sürekli okunması/izlenmesi/görülmesi vb. şekilde öneriliyor ve bunu yapanların da hepsinin koşulsuz olarak beğenmesi gerekiyor. Beğenememek mümkün değil gibi bir durum var ama bu bence tam da “Kral çıplak.” durumu.

Neyse, Küçük Prens bence çok ama çok sıradan bir kitap. 200 dile çevrilmiş ve milyonlarca satmış bile olsa, benim için öyle.

Arada aforizma tarzında bazı laflar var. Sanki yazar bunları bulmuş ama direk yazmak istememiş, bir hikayeye sığdırayım deyip çalakalem bir şey karalamış gibi.

Yolda birisiyle karşılaşıp “günaydın” ile başlayan muhabbetler “Böyle Buyurdu Zerdüşt”te ki hikayelerin kalıplarına benziyor. 6 gezegendeki hikayeler, 7 ölümcül günaha atıfta bulunuyor ama çok basit.

O kadar sevmedim ki kitabı, milyonlarca okuyucu yanlış düşünüyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Neyse işte, sevmedim kardeşim 🙂

Share Button

İnsan Manzaraları : Google Sağlığa Zararlı mı ?

Efendiiim, bugünkü konumuz “İnternet tarayıcı programında açılış sayfasını Google yapıp, her dakika birilerine bir şey soran insanlar”.

Başlık yeterince açık olmasına rağmen, ben yine de gevezelik hakkımı kullanarak ayrıntılandırmak isterim.

Sanıyorum bir çoğumuz ofis adı verilebilecek ve birden fazla kişinin oturduğu ( çalıştığı) ortamlarda çalışıyoruz. Ve yine sanıyorum ki bu birden fazla kişi birden fazla masada oturuyor ve her masada da oturana ait bir bilgisayar mevcut. Ve utanmadan sanmaya devam ederek hala sanıyorum ki ( bazı kurumlarda patron/yöneticinin paranoyaklığıyla orantılı olarak sınırlanmış olsa da) her bilgisayarın bir de internet bağlantısı bulunuyor. Sanrılarımın ne kadarı size uyuyor bilmiyorum ama böyle bir ortamın içinde yaşamayanlar da sanıyorum ki ( çok güzel sanırım ben ) söz konusu ofisi hayal edebilmişlerdir. İşte bu tip ofilserde en az bir kişinin internet gezici programında açılış sayfası mutlaka Google’dır. Eh google kelimesinin ingilizceye resmen girdiğini düşünürsek, bu bence gayet doğru bir davranıştır.

Varsayılan önyargı olarak, bu açılış sayfası Google olanların meraklı, internet konusunda tecrübeli, bir sürü alanda bir sürü şey bilen ve bilmediklerini de merak eden bir tip olduğunu düşünmüşümdür ben hep. Öyle ya hiç gazete okumayan biri neden açılış sayfasını gazete yapsın ki, değil mi…

Eğer başlığa söz konusu olan tiplerden birisiyle aynı odayı paylaşıyorsanız, bu merak ile ilgili kısmın doğru olduğunu kısmen doğrulayabilirsiniz. Zira evet gerçekten her şeye meraklıdır, ama anlamsız ve hatta gereksiz bir biçimde meraklıdır. Ve önünde duran Google’dan “engelli msn’leri kırma” benzeri yapıları günde 8 saat ( mesai o kadar ne yapsın zavallı) aratmayı düşünmekte ama “Hollanda’nın ulusal rengi neydi” “Marvel Comic miydi Martel Comic miydi” “Adana’da deniz var mı” “ee? martel neydi peki ?” “kleopatranın boyu kaç santimdi?” “üveyik kuş mu makam mı” “süpermenin babasını adı neydi yahu” gibi alakasız soruların cevaplarını aratmayı bir türlü akıl edememektedir.

Ama o şahsi görevini ifa “edemeyen” akıl, yönettiği dil sayesinde, bu soruları uluorta sorup, oda çalışanlarının gününü içine etmeyi gayet iyi başarmaktadır.

Ben bu gibi sorularlar karşılaştığımda hemen her daim bir köşede hazır olan söz konusu siteye girerek ( Google yazmaktan yoruldum artık yahu ( e burada yazdım ama( neyse))) cevaba ulaşmakta ve bunu söylemekteyim. Sırf bu site yüzünden ( Google yani) beni “dahi” sana arkadaşlarım var. Hatta bir ara “ayaklı kütüphane” diyorlardı. Ben de “sadece internete bağlı olduğunda çalışır” gibi bir ayrıntıya dikkat çekerek olayı “geleneksel Türk ima sanatları” çerçevesinde irdeleyerek toplumsal bilinç oluşturmaya çalışıyordum. Tahmnin edebileceğiniz üzere başarılı olabilmiş değilim.
Daha sonra olayı “birebir eğitim” olarak değerlendirip, bu şekilde yaklaşmaya başladım insanlara :

– ya Cihangir elipsin alanı nasıl bulunur ?
+ Google’da yok mu ?
– var mıdır ki ?
+ baksana bir
– sen bilmiyor musun ?
+ yoo, ne işim olur ki elipsle, alanıyla ?
– e her şeyi bilirsin genelde
+ hayır bilmem. sen sorunca Google’dan bakıyorum ben de
– e buna da baksana o zaman
+ sen neden bakmıyorsun
– ne diye bakmam lazım
+ ne arıyordun
– elipsin alanı
+ “elipsin alanı” yazmayı denesene
– hmmmm
+ hmmm
Şimdi elipsin alanı Google’da var mı diye merak etmiş olanlar için kısa bir ara vereyim mi, yoksa devam mı edeyim 🙂
aradan 5 dakika geçer
– Cihangir
+ dıt dıt dıt dıt
– hehe, ya ne soracağım
+ Google’da yok mu ?
– ne ?
+ soracağın şey
– e daha sormadan neden öyle dedin ki
+ tamam özür dilerim, buyur sor
– ördek, tavuk falan hani, bunların ayakları perdeli ya, o perdeler parmakların arasındadır diye düşündüm de, peki kaç parmağı var bunların ?
+ Google’da yok mu ?
– sen çok huysuz adam oldun bu günlerde hocam ya, ters ters cevaplar veriyorsun
+ açışıl sayfan neden Google senin ?
– e arama sayfası orası
+ peki neden arama yapmak yerinede her şeyi bana soruyorsun
– sen biliyorsun diye her şeyi
+ hmmmm
2-3 dakika geçer
– cihangir
+ Google’da yok mu ?
– aman ne komik
+ e ben de böyle eğleniyorum işte
– her şey var mı ki Google’da habire oraya yönlendiriyorsun hem sen beni
+ bak bu konuda sana hak veriyorum
– nasıl yani ?
+ son konuşmamızdan sonra, Google’a “oda arkadaşım bu kadar saçma soruyu nereden buluyor” yazdım sonuç çıkmadı
– sen gitgide şu dizideki House’a benzemeye başladın
+ nasıl yani ?
– huysuz ve ukala bir doktor olarak demek istedim
+ ehehe
– hıh ! çok komik !
Ya işte böyle uzar gider bu hikaye. Sakın ola ki küser/bozulur/darılır da bu muhabbetler kesilir sanmayın, zira bitmez. Hatta zamanla “sen şimdi yine Google’a bak dersin ama, yine de sorayım” gibilerinden daha da acayip bir hal alır.
Ama adam da haklı, her derde deva değil bu Google. “Huzur nerede” yazdım, çıkan 220 sonucun hiç birisi de derdime derman olmadı. Oda arkadaşıma mı sorsam acaba…
( bu hikayenin halihazırda aynı odayı paylaştığım çalışma arkadaşlarımla bir ilgisi yoktur 🙂 )
Share Button

Pencerenin Perdesini

Ne keyifli türküdür değil mi ? Hele ki fasılda sona doğru çalındığında nasıl da neşelendirir, oynatır insanı.

Ama “pencerenin storu”, “aman da kepengine kurban”, “panjurumun yarığından güneş giriyi güneş” gibi türkülerimiz yoktur. Neden yoktur? Zira bunlar bize ters…

Stordu, panjurdu, bunlar -çok sevdiğim bir kelimeyle nitelemek isterim- alengirli şeyler.
Perdeyi tutup çekersin açılır ya da kapanır. Hızlı çekersen kornişten bir kaç santim çıkar, sandalyeye çıkar yerine takarsın, bir de gazete kağıdını katlayıp kornişin ucuna tıkarsın olur biter. Hatta eskiden ince metalden olurdu bunlar, penseyle ucunu darattın mıydı hayatta çıkmazdı yerinden, ne kadar sert çekersen çek. Sonra onu da plastikleştirdiler, şimdi mutlaka sonuna “perdeyi hızlı çekersen kornişten çıkmasın şeyi” takmak lazım, gazete de tutmuyor. Zaten artık perde falan kullananda kalmadı, storlar moda şimdi.

Share Button

Fire Lame DeerBeyaz kardeşlerimiz bizi uygarlaştırmak için gelmeden önce, hiç hapishanemiz yoktu
Bu yüzden aramızdan serseri de çıkmazdı …
Hapishane yoksa serseri de yoktur
Kapılarımızın kilidi de olmazdı bu yüzden hırsızlar da bulunmazdı
Eğer aramızdan biri ; at,çadır ya da battaniye edinemeyecek kadar yoksul ise …
Bu durumda bütün ihtiyaçları kendisine hediye edilirdi …

Özel mülkiyete çok büyük önem verecek kadar uygarlaşmamıştık
Para nedir bilmiyorduk …
Bu yüzden bir insanın değeri serveti ile ölçülmezdi …
Yazılı hiç bir yasamız ,dolayısı ile avukatlarımız ve politikacılarımız da yoktu …
Bu yüzden birbirimizi aldatmak ve kazıklamak durumunda da kalmazdık …

Demek ki Beyaz adam gelmeden önce çok berbat durumdaymışız

Bilmem ki Beyaz Adamın uygar bir toplum için son derece gerekli olduğunu söylediği …
Bu temel şeyler olmadan binlerce yıl hayatta kalmayı nasıl başarabildik …?

Şef John Fire Lame Deer

Share Button