“Punduna getirmek”

“Punduna getirmek” sözündeki “pund/pundu” nun ne olduğunu merak ettim. İnternette de bir  açıklama bulamadım; genellikle herkes deyimin anlamını açıklamış falan…

Bulabildiğim tek mantıklı açıklamayı burada paylaşmak istedim :

“Pund” İtalyanca “nokta” anlamında gelen “punto”dan dilimize girmiş. Deyimin içindeki nokta olarak kullanılması da “zayıf nokta” anlamında.

Kaynak : Nişanyan Sözlük

Çocukluğumdan…

Kaybolan sitenin yazılarından biri…

 

Küçüktüm. İstanbul’da düzenli olarak elektrik kesintisinin olduğu zamanlardı. Okulda sabahçıydım, elektriğin kesildiği zamanlarda evde ve yalnız olurdum. O zamanlar herkeste olan Philips marka bir pikabımız vardı. Bir sürü de plak. Eve geldiğimde hemen o pikabın başına oturur ve tüm plakları baştan sona çalmaya başlardım.

Bu plaklardan bir tanesi Özay Gönlüm’ün bir yüzünde “Azimem” bir yüzünde ise “Ninenin 3. mektubu” olan plağıydı. Azimem’den çok, Ege şivesiyle okunan o mektubu severdim. Ama içinde bir bölüm vardı ki, ödümü patlatırdı.

Özay Gönlüm, o tatlı şiveyle nenenin ağzından köyde aklını kaçıran birinden bahseder ve onu okusun diye hocaya götürdüklerinden, hocanın ise onları “zemheri soğuğunda deli okunmaz” diye geri çevirdiğini söylerdi. Ama tam bu kısmı söylerken sesini değiştirirdi. İşte ben o kısımdan çok fazla korkardım. Hem zaten korkutucu bir sesle söylüyordu, hem ev karanlıktı ve bir tane mum ile oturuyordum, hem de küçüktüm.

Daha plağı koyduğum zaman o kısmın geleceğini bilir ama yine de dinlemekten kendimi alamazdım.

Sonra bir hareket geliştirmiştim, o bölüm geldiğinde pikabın koluna bir fiske vuruyor ve o kısmı atlatıyordum. Artık korku nasıl bir yetenek veriyorsa, zaman içerisinde neredeyse sadece o kelimeleri atlatabilecek kadar bir keskinliğe kavuşmuştum.

Bir süre önce bir pikap aldım. Annem arşivden o plakları bulup çıkardı. Bir hevesle saldırdım ne var ne yok diye bakmaya, sonra bu plağa denk geldim. Hemen koydum nenenin mektubunu. Daha ilk seslerle beraber tüylerim diken diken oldu.

Birden, camının önünde, dışarıdaki belli belirsiz aydınlığı dev gibi yapraklarıyla odamın duvarlarında korkunç gölgelere dönüştüren incir ağacının olduğu, titrek bir mum ışığıyla aydınlanmaya çalışan çocukluğumun o odasında; bittiği halde durdukça yeniden doluyor gibi olan kocaman pillerle çalışan o mavi kapaklı pikabın önünde; nedense hep benim odamda olan o yeşil plastik taburenin yanında yerde oturur halde buldum kendimi. Ve bir de duvar kağıdının bir yumurta kabının kesidine benzeyen deseni ve üzerindeki turuncu yuvarlaklar, sobanın tam üzerinde tavanda oynaşan tatlı turuncu ışıklar ve hatta gazyağıyla karışık odun kokusu…

Mektubun tam “o yeri” geldiğinde kola vurmamak için zor tuttum kendimi.

Sonra çok uzaktan, ilk korkulu yalnızlığımdan, taa çocukluğumdan gelen o aşina sesi duydum: “Zemheri soğuğunda deli okunmaz.”

Hiç korkmadım.

Share Button

Geçmişe çalan türküler

Kızılırmak çalıyor: Pir Sultan’dan Nesimi’ye Anadolu Türküleri.
Hayatımın bir dönemine mührünü basan albüm.

Çelimsiz bir adamım. Belki de çocuk. 23 yaşımdayım. Gecenin bir vakti. Tokat’ın Artova’sı. Hastanenin merdivenlerinden inip arabama biniyorum. İniyorum yokuştan, sağa dönüp Yeşilyurt’a doğru yöneliyorum. Hızlı gidiyorum, hemen ilçe bitsin, hemen ışıklar geçsin, hemen ağaçlar başlasın istiyorum. Karanlığa değer değmez arabanın burnu, itiyorum kasedi teybe: lelele lelele lelele

Yavaşlıyorum. Bu saatlerde kimse olmaz zaten. Sadece farlar, ağaçlar ve karanlık. Lelele lelele lelele. Yapacak hiç bir şey yok. Bu benden çok uzak yerde, ben tam içindeyken yapacak hiç bir şey yok. Bir tek bu yol belki; gittiği yere gitmek için değil dönmek için gittiğim. Dönüşlerini, çukurlarını ezberlemişim. Aynı hızda gittiğimde hep aynı yerde aynı türkü çalıyor hatta. Şimdi şurayı dönerken, karşıda çeşme, solda çukur, yukarıda devrik kavak, kulağımda “Şifa istemem balından”.

İki dönüş sonra durup inerim arabadan. Camlar açık. Bangır bangır bağlama, bangır bangır “diriye sayadılar bizi”. Ağaçlar seyrek burada. Koskoca gökyüzü. Ne kadar çok yıldızlar. Mont ya da benzer bir şeyi teybin üzerine örtünce işte sana zifiri karanlık. O kadar karanlık ki ağaçlar yok, Artova yok, yalnızlık yok, ben bile yokum. Tam bu anda yine “Gel oldu gidelim bizim ellere”, bizim eller yok.

Arabanın dışındayım. İsteyen çatırdasın, ulusun, pıtırdasın, bu kadar karanlıkta korkum da yok. Burası benim köşem, bu sessizlik, bu karanlık, bu huzur benim. Burada en vahşi hayvanla bile başederim. Karanlığın kendisiyim, beni gören yok. Saat artık yok. Şimdi sadece türküler; her notasını, sesinin her iniş çıkışını, her titremesiniz tezenenin bildiğim, her satırını yaşadığım. “Gözleyi gözleyi gözümü dörd eden” türküler.

Zamanı gelince, bitecek kaset, dönülecek geri. Dönerken ilerideki yol ayrımına kadar gidilecek, ağaçların arasında çıkınca basılacak gaza, yol ayrımındaki mıcırların orada yavaşlanıp yine de biraz hızlı dönülecek. Araba biraz kayarsa da heyecan işte. El, ayak, beyin izin vermeyecek tabi yine. Sinyal verilecek. Bu köyün tek sinyal vereni olarak. Bağlama hızlanmadan yola dönülecek yine. Ağaçların arasında camlar açılacak, deniz kokusu dolmayacak içeri. Bağlama hızlandığında birlikte söylenecek “Alim ne yatarsın günlerin geldi.”.

Sonra yine Artova gözükecek. Alt yoldan, bulaşmadan kimseye, gidilip köyün yoluna girilecek. Şimdi tren yoluna kadar yavaş gidilecek. Sonra dolunay varsa farlar söndürülecek. Gece mavisi içinde, ovanın denizine, karaya hasret bir kaptan gibi sürülecek tekne. Ne kadar yavaş gidebilirse o kadar yavaş, dalga yapmadan, kimseyi uyandırmadan. Bir önceki köye gelmeden, kavakların altında yine durulacak, tam Urfa Türküsü’nün sonundaki gazele denk getirilecek burası : ” Karşıda Fırat gördüm, ölümü anam murat gördüm, gönül derdi çekmeyen anam, görmeyen anam, demesin ki dert gördüm.” Bir kaç defa geri alınıp dinlenecek gazel, inceden söylenecek.

Sonraki şarkı geçilecek, sevilemedi bir türlü. Akıllı teyp, biliyor şarkı aralarını. İleri sarma durduğunda bağlama başlayacak, sonra “geldi geçti ömrüm benim, şol yel esip geçmiş gibi”. Yavaş yavaş gidilecek yine. Köyüme, Aktaş’a girerken, Artova’dan bu yana doğru olan herkes için Haydar Haydar çalacak. Sazı uzun olan. İşte köyün yolu, bu hızla gidersem yine aynısı olacak. (Millet monotonluktan kaçarken, bu kadar peşinde koşmak rutinin. ) Sinyalin sesi tam iki türkü arasına denk getirilecek. İşte bağlamalar, işte köyün iki sokak lambasından biri. Hangisinden dönersen lojman zaten. Tam parka girdiğim anda koro başlayacak “Ondörtbin yıl gezdim divanelikte, Sıdk-ı ismin duydum pervanelikte, İçtim şarabını mestanelikte, Kırkların ceminde dara düş oldum.”.

Kaset bittiğinde yine o sessizlik, yine o terk edilmişlik, yine o aşina karanlık. Ama bu sefer uzaktan gelen tek tük ışıklar. Bu sefer çok uzun arabadan lojman kapısına kadar olan iki adımlık yol. Sağdan soldan çıtırtılar, uğultular, takırtılar, sanki hepsi benim peşimde. Koşar adım varılan kapı, açılan kilit, çekilen sürgü. Koşarak gidilen oda, kapanan kapı, yakılan ışık. Dünyanın en parlak 40 mumluk ışığı. Aydınlık içinde karanlıksızlık, odam, yatağım, tek kanalı bazen çekebilen radyom; yuvam.

Şimdi sobaya odun atılacak ve tavanda dans edecek turuncu ışıklar, yatak açılacak ki ısınsın içi de. Sadece kapakları olan dolabın duvarına çakılmış çivilerine, dikkatlice asılacak çıkardığım giysiler. Çıplaklığımı gösterecek tek bir aynanın bile olmadığı odada üzerimde nasıl durduğu önemsenmeden giyilecek pijamalar. Işık kapatılacak. Yatağa yatılıp yorgan çekilecek üzerime. Hayır. Kendime söz verdim Cihangir, buradan gidince kadar ağlanmayacak.

Turuncu kıyafetleriyle semah dönerken tavanda bacılar, dudaklarım kendi kendime bir ninni mırıldanacak: Lelele lelele lelele.

Aktaş Köyü Artova/Tokat – 1994 yılı olsa gerek, tarihi düşmemişim
Share Button

Martıya Şiirleme

Uzattım elimi tutsana martı
Alsana kanadın altına beni
Deniz üzerinden çıksak semaya
Kırkların yanına katsana beni

Hayali gerçeğe katıp gelsene
Bulutun üstünden uçup geçsene
Yar yalan söyledi, şaka desene
Turna kanadına assana beni

Lâl olur derdimden yanar biterim
Evvel zamanları geçer giderim
Yarından ötesi bilmem n’ederim
Issız bir diyara atsana beni

22.Nisan.2010

Share Button

yğmr

içimde deniz yağar
siz beni yağmur bilirsiniz
incecik çizerim camlarınızı
nasılsa dindiğimde silersiniz
pencerenin arkasından seyredip
yüzyüze kaldığınızda hızla uzaklaşır
saçlarıma takılır ama gözlerime bakmazsınız
iyi insanlarsınız biliyorum, ölsem ağlarsınız
ama ben ağlasam, duymazsınız

dışarıda yağmur yağar
– rakıma kattığım tek sudur –
siz buluttan sanırsınız

Ankara / Mayıs 2010

Share Button

Siyah / Beyaz

Bir siyah beyaz fotoğrafım ben
Tozlu raflardayım
Eski albümlerde
Yağmurlu günlerde
Alçak gönüllü bir su birikintisiyim” *

Bir şarkıyla hatırladım birden kendimi. Çok eski bir zamandayım, bu şehirdeyim, Gölgedeyim, her şeyi görüyorum. Elin değiyor elime, o sıcakta bardağı tutmaktan soğuk ellerin ve sabah uyandığında da.

Bir gün bir yağmur sonrası siyah beyaz bir fotoğraf bulacaksın yerlerde” * diye fısıldıyorsun kulağıma gürültünün içinde, seni ilk defa o zaman fark ediyorum. “Üsküdar kumrusu gözlü” ** bir çocuksun ve çok yakında büyüyeceksin, biliyorum.

“Nedir o?” diye soracakken tam, sahneden yükseliyor aynı dizeler, “Şarkıyı mı söylüyorsun kulağıma” diyorum “Bir gün olacağı söylüyorum” diyorsun. Elimi tutuyorsun, soğuk, boş bardağı gösteriyorsun, duraksamadan gidip dolusunu getiriyorum, geldiğimde kalabalıkta yüzüyorsun. Sonra şamandıraya tutunurcasına kolumu tutup aynı anda söylüyorsun sahnedekilerle “İşte o an bir kıpırtıyım yüreğinde” *. Bardaklar hiç boş kalmadan şarkıları son ediyoruz, ben bazen dans ediyorum, sen bazen sevişiyorsun. Sen artık sadece bana tutunuyorsun.

Bir gün batımıyım güneyde
Bir akşam vaktiyim
Ucuz bir şarabın şişesiyim denizde
Yüzüyorum, yüzüyor muyum?
Bilmiyor musun?” *

Hiç ısınmıyor ellerin. Ve beni hiç üşütmüyorsun, gece güne dönerken hala boğulmaktan korkarmış gibi, sımsıkı sarılmış bana, uyuyorsun.

Şehrin karanlık sokaklarında
Donu düşük çocukların yaptığı
Kağıttan bir gemiyim
Yüzüyorum, yüzüyor muyum?
Bilmiyorum” *

Nefesin nefesimde uyanıyorum ki isimsiz bir yalnızlık içindeyim. Eve bakınıyorum, yoksun. Neden sonra kapının önünde, bir peçeteye aceleyle yazılmış bir satır buluyorum “Siyah beyaz bir fotoğraf farzet bunu yerlerde“.

Sen, kimsin, hala bilmiyorum…

Ama köhne gecelerde bazen, siyah karanlıkların beyaz gölgelerinde, seni düşünüyorum…

* Pilli Bebek – Fotoğraf
** Ferhan Şensoy – Gündeste

 

29.Mayıs.2011
Share Button

cihangirgulegen001k

Share Button

deyiş

sesinin buğusu damlıyor kadehten kadın
ondan beyazlıyor rakı
üç şarkının her biri tek kadın
iki dizede bir gözlerin
şarkı arası kahkaha
yağmur arası güneş gibi içinden alaimisema geçiyor
çığlık çığlığa susuyor kuşlar
sesinin içinde inleyip söyleyenler hep hamuşan
ey kadın
sen lâl döküp lâl edensin
sen daha hala uzaklara bakansın
sesinin ucuna bak da
yanmışlar bir daha yansın

Share Button

deyiş

beni bir zamanlar sevdiğini söyle bana
daha çok işe yarar
ya da benim seni sevdiğimi vur yüzüme
istediğin kadar
saçlarını şöyle savurup kokusunu gönder veya
bana en büyük zarar
bir katren bir ömre değdi
yokluğun neye yarar

Share Button

-a’çün-

çok üzüldük bazen
bozuntuya vermedik
şarkılar söyledik or’da bur’da
yürüdük bilmediğimiz yerlere
adını gördük bir yerlerde
duyduk birşeyler olmuş
ölelim dedik ölemedik
ölmemiş gibi yaptık
gömmediler zaten
şarkılar söyledik
zinhar anmadık adını
nisan gitti
şarkı bitti
kimseye çaktırmadık
sen uyursun en fazla
yüzbin kalorinin ertesi
gece ne şarkılara çıkar
duymazsın
ölürüz de uyumuş gibi yaparız
hamdüsenalar olsun

Share Button